Avrupa bu yaz, kayıtlara geçmiş en şiddetli sıcak dalgalarından birinin altında kavrulmaktadır. Fransa ölçüm tarihindeki en sıcak gününü yaşamış, ülkenin büyük bölümünde kırmızı alarm ilan edilmiş, Britanya ise haziran sıcaklık rekorunu üst üste üç gün kırmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 21 Haziran’dan bu yana kıtada 1.300’ü aşkın fazladan ölüm kaydedilmiş, ulaşım aksamış, hastaneler dolup taşmıştır. Tabiatıyla bütün bunlar ilk bakışta sıradan bir yaz haberi gibi okunmakta, geçici ve mevsimsel bir olağanüstülük sanılmaktadır. Oysa aynı kıtanın küresel ortalamanın iki katı hızla ısındığı bilimsel olarak ortaya koyulmuştur. Çoğu zaman gözden kaçan gerçek ise şudur. Bu sıcaklar, hem sivillerin hem de o kıtayı savunmakla yükümlü orduların içinde hareket etmek zorunda kalacağı yeni operasyonel ortamın ta kendisidir. Söz konusu olan, bir konfor sorununun çok ötesinde, doğrudan bir güvenlik meselesidir.
NATO çevrelerinde iklim değişikliği uzun süre yumuşak bir başlık olarak, asıl savunma gündeminin kenarında, çevresel bir duyarlılık meselesi gibi ele alınmıştır. Bununla birlikte sahadaki gerçeklik bu ayrımı çoktan anlamsız kılmıştır. İklim değişikliği savunma kabiliyetinin kendisini aşındırmaktadır. Aşırı sıcaklar askeri personelin dayanıklılığını ve tatbikat takvimlerini sınırlamakta, deniz seviyesindeki yükselme ve şiddetlenen fırtınalar kıyıdaki üsleri, limanları, radar ve haberleşme altyapısını tehdit etmekte, eriyen Arktik buzulları ise daha düne kadar erişilemez sayılan bir cepheyi bir anda büyük güç rekabetine açmaktadır. Sıcaklık hem insanı hem de makineyi yormakta, zira motorların verimi düşmekte, elektronik sistemler aşırı ısı altında güvenilirliğini yitirmekte, yakıt ve mühimmat depolama daha hassas koşullar gerektirmektedir. Tatbikat sahalarında çıkan orman yangınları üsleri tahliyeye zorlamakta, operasyonel su ve enerji talebi ise birkaç katına çıkmış durumdadır. Üstelik mesele altyapının da ötesine uzanmaktadır, zira kuvvet intikali (military mobility), ikmal hatları ve caydırıcılık duruşunun kendisi de değişen iklim koşullarından doğrudan etkilenmektedir. Nitekim NATO’nun kendi değerlendirmesine göre ittifakın birçok misyon ve operasyonunu aşırı hava olaylarına açık bölgelerde yürütmektedir. Dolayısıyla iklimi savunmadan ayrı bir başlık saymak, tam da savunmanın üzerinde işleyeceği zemini görmezden gelmekle eşdeğerdir.
Fakat iklim değişikliğinin güvenlikle ilişkisi yalnızca ısı ve altyapı düzeyinde kalmamakta, asıl sarsıcı etkisini mevcut tehditleri büyüten bir kuvvet olarak göstermektedir. Güvenlik yazınında bu olgu, tehdit çarpanı (threat multiplier) kavramıyla tanımlanmaktadır. Buna göre iklim değişikliği doğrudan terör ya da çatışma üretmemekte, üretileni büyütmekte, hızlandırmakta ve yaymaktadır. Kuraklık tarıma dayalı geçim kaynaklarını çökerttiğinde, sel ve fırtına toplulukları yerinden ettiğinde, gıda ve su güvensizliği derinleştiğinde, zaten kırılgan olan toplumsal zemin daha da çatlamakta ve bu çatlaklar terör örgütleri ile suç şebekeleri için verimli bir fırsat alanına dönüşmektedir. Orta Amerika’nın Kuzey Üçgeni (El Salvador, Guatemala ve Honduras) bu çarpan etkisinin çıplak gözle görülebildiği yerlerden biridir. Bu bölgede çete şiddeti, yoksulluk ve yerinden edilme zaten yerleşik bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmekte, iklim değişikliği ise bu tablonun üzerine bir tehdit çarpanı olarak eklenmektedir. Afetlerin geçim kaynaklarında yol açtığı tahribat, gençleri çetelere yönelten koşulları ağırlaştırabilmekte, yerinden edilenlerin topraklarına dönüşünü güçleştirebilmekte, afet yardımlarının silahlı grupların kontrolüne ve haracına takılması riskini derinleştirebilmektedir. Aynı çarpan mantığı, Afrika Boynuzu’nda çok daha keskin bir biçimde işlemektedir. Somali, onlarca yıldır iklim değişikliğinden en ağır etkilenen coğrafyalardan biri olarak şiddetli yağışlarla aşırı kuraklık arasında gidip gelmekte, El-Kaide bağlantılı El-Şebab terör örgütü de bu istikrarsızlığı hem beslemekte hem de ondan beslenmektedir. Kuraklık dönemlerinde örgüt bir yandan yerel kuraklık komiteleri kurup zarar gören sulama kanallarını onararak devletin bıraktığı boşluğa yerleşmekte, öte yandan yardım konvoylarını engelleyip yardım sevkiyatlarını yakmakta, hatta yardım çalışanlarını hedef almaktadır. Birleşmiş Milletler’in kıtlık felaketinin başlıca sorumlusu olarak işaret ettiği örgüt, kontrolünden çıkan topluluklara misilleme olarak su kaynaklarını kasıtlı biçimde kirletecek kadar ileri gitmektedir. Birleşmiş Milletler’in Somali iklim danışmanının bir projeksiyonuna göre 2080’e, hatta belki 2060’a gelindiğinde Somali’nin büyük bölümü insan yaşamını sürdüremeyecek kadar sıcak hale gelebilecektir. Bu fırsat alanı yalnızca yerel şebekelerle de sınırlı kalmamakta, zira iklim kaynaklı yerinden edilme kitlesel göç dalgalarını tetikleyerek baskıyı sınırların ötesine taşımakta ve istikrarsızlığı adeta ihraç etmektedir. Sahel’de kuruyan otlakların çobanlarla çiftçileri karşı karşıya getirmesi, su ve toprak üzerindeki rekabetin silahlı gruplara taban hazırlaması aynı zincirin bir başka halkasıdır. Aynı bölgede yer alan Senegal de benzer bir tabloyu yansıtmakta, uzayan kuraklıklar, sıcak dalgaları, çalı yangınları ve yükselen deniz seviyesi tarımı, balıkçılığı ve geçim koşullarını zorlayarak radikalleşmenin altındaki kök nedenleri derinleştirmektedir. Tabiatıyla bu dinamik tek bir coğrafyayla sınırlı kalmamaktadır. NATO’nun güney komşuluğunu oluşturan Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Sahel de aynı tablonun çok daha büyük ölçekte yaşandığı bölgelerdir. İttifak burayı terör, düzensiz göç ve istikrarsızlığın iç içe geçtiği bir kuşak olarak tanımlamaktadır. İklim burada yeni bir tehdit yaratmamakta, mevcut tehditleri daha da ağırlaştırmaktadır.
Bütün bunların belki de en çarpıcı yanı, NATO’nun bu gerçeği aslında çoktan biliyor olmasıdır. İttifak 2021’de bir İklim Değişikliği ve Güvenlik Eylem Planı kabul etmiş, 2022 Stratejik Konsepti iklim değişikliğini tanımlayıcı bir meydan okuma olarak adlandırmış, aynı yıl yayımlanan değerlendirme raporu ise meseleyi çağımızın kapsayıcı sorunu diye nitelendirip savunma anlayışında köklü bir dönüşüm çağrısı yapmıştır. Asıl mesele, mevcut farkındalığın söz düzeyinde kalıp kaynağa, bütçeye ve somut kabiliyete dönüşememesinde yatmaktadır. Nitekim yakın dönemde yapılan kapsamlı bir incelemeye göre, otuz iki üye arasında iklim risklerini savunma planlamasına katma konusunda ciddi bir uçurum bulunmaktadır. İki üye dışında neredeyse bütün müttefikler ulusal güvenlik belgelerinde iklime yer vermekte, fakat kayda değer bir kısmı bu farkındalığı somut uyum tedbirlerine dönüştürememektedir. Bu tablo giderek iki katmanlı bir NATO riskini doğurmaktadır, yani yalnızca bir kısım müttefikin iklimden etkilenmiş koşullarda operasyon yürütebildiği, geri kalanının ise geride kaldığı bir ittifak ihtimalini güçlendirmiş durumdadır. Üstelik bu durum, salt teknik bir uyumsuzluğun ötesindedir, çünkü yük paylaşımı tartışmalarını körüklemekte, birlikte iş görebilirliği (interoperability) zedelemekte ve nihayetinde ittifakın asıl caydırıcı gücü olan kohezyonu içeriden aşındırmaktadır. Tam da bu nedenle iklim, NATO için kenarda bekleyen bir çevre başlığı olmaktan çıkıp doğrudan birliğin kalbine dokunan bir mesele haline gelmiştir.
Bu çelişki, ittifakın savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde beşine çıkarma taahhüdünü hayata geçirmeye çalıştığı bir dönemde daha da belirginleşmektedir. Bu yüzde beşin nasıl bölündüğü, meselenin özünü ortaya koymaktadır. Taahhüdün en az yüzde 3,5'i asker, silah ve muharebe gücü gibi çekirdek savunma ihtiyaçlarına, kalan yüzde 1,5'i ise kritik altyapının korunması, sivil hazırlık ve dayanıklılık gibi daha geniş güvenlik alanlarına ayrılmaktadır. İklim değişikliğine uyum tam da bu ikinci başlığın içine girmektedir. Üslerin dayanıklı hale getirilmesi, enerji ve su güvenliği, afetlere hazırlık ve iklim kaynaklı göç hareketlerinin yönetilmesi, üzerinde çoktan anlaşılmış olan bu yüzde 1,5'lik dayanıklılık payının doğal parçalarıdır. Dolayısıyla iklimi bu paya dahil etmek, çekirdek savunmayı zayıflatmadan, halihazırda taahhüt edilmiş bir kaynağı iklimi de gözeterek kullanmak anlamına gelmektedir. Böyle açık bir imkanı değerlendirmeyen bir ittifak ise güvenliğini üzerine inşa ettiği temeli ihmal etmiş olmaktadır.
Aslında NATO’nun bu uyumu başaramayacağını düşünmek için bir sebep de bulunmamaktadır. İttifak kurulduğu günden bu yana tehdit haritası değiştikçe kendini yenileyebilme kabiliyeti sayesinde ayakta kalmıştır. Soğuk Savaş’ın konvansiyonel cephesinden 11 Eylül sonrasının terörle mücadelesine, oradan siber ve hibrit harbin yeni alanlarına uzanan bir dönüşüm çizgisi söz konusudur. Her defasında yeni tehdit başlangıçta asıl savunmanın dışında sayılmış, zamanla doktrinin tam merkezine yerleşmiştir. İklim değişikliği de bugün tam olarak bu eşikte durmakta, dolayısıyla bir an önce çevresel bir dipnot olmaktan çıkarılıp planlamanın, tatbikatın, tedarikin ve bütçenin olağan bir bileşeni haline getirilmelidir. Bu hamle, ittifakın en iyi bildiği şeyin, yani değişen tehdide ayak uydurmanın bir kez daha tekrarından ibarettir.
Bu tablonun ışığında önümüzdeki günler ayrı bir önem kazanmıştır. NATO liderleri 7-8 Temmuz’da Ankara’da bir araya gelmektedir ve zirvenin gündemi büyük ölçüde şimdiden bellidir. Savunma harcamalarının kararlaştırılan düzeye çıkarılması, savunma sanayii üretiminin genişletilmesi, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi ve Ortadoğu’daki gerilimlerin yönetilmesi öne çıkan başlıklar arasındadır. Bütün bu başlıklar elbette hayatidir ve ittifakın güncel önceliklerini hakkıyla yansıtmaktadır. Yine de insan sormadan edemiyor. Tam da kıtanın rekor sıcaklarla kavrulduğu, savunma bütçelerinin tarihi seviyelere tırmandığı bir anda toplanan bu masada, bu bütçenin üzerinde yükseleceği zemini eriten mesele acaba konuşulacak mıdır? Şimdilik bu beklenmemektedir. Oysa konuşulsaydı, belki de zirve gerçek anlamda geleceğe bakan bir zirveye dönüşürdü.
Çünkü iklimi hesaba katan bir savunma anlayışı, savunmayı sağlamlaştırmanın ta kendisidir. Üs altyapısının dayanıklı kılınması, Arktik’te iş görebilecek kabiliyetlerin geliştirilmesi, ordunun enerji bağımlılığının azaltılması ve güney kanattaki iklim kaynaklı istikrarsızlığın daha erken aşamada öngörülmesi, doğrudan caydırıcılığa yapılan yatırımlar niteliğindedir. Bu alana ayrılan her kaynağın karşılığı daha hazır, daha dirençli ve daha birleşik bir ittifaktır. Tabiatıyla bunun bir maliyeti vardır, fakat asıl ağır maliyet meseleyi görmezden gelmenin maliyetidir. İklimi denklemin dışında bırakan bir savunma bütçesi en nihayetinde eriyen bir zemine beton dökmeye benzemektedir, zira harcanan emek ve para ne kadar büyük olursa olsun, üzerine inşa edilen yapı altındaki zemin kaydıkça ayakta duramamaktadır. NATO’nun daha acil saydığı başka başlıklar elbette vardır. Yine de er ya da geç şu soruyla yüzleşecektir. Bu zemini vaktinde ve bilerek mi, yoksa çok geç kalınmış bir uyanışla mı sağlamlaştıracaktır.

