Doğu Akdeniz’de Üçlü Güven(siz)lik Mimarisi: Yunanistan-GKRY-İsrail Savunma İş Birliği ve Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları

Doğu Akdeniz’de Üçlü Güven(siz)lik Mimarisi: Yunanistan-GKRY-İsrail Savunma İş Birliği ve Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları

Yunanistan-GKRY-İsrail iş birliği kurumsallaşmakta ve milyarlarca avroluk silah alımları müşterek tatbikatlarla somut bir boyut kazanmaktadır. Bir askeri blok niteliği haline gelen bu yapıya karşı Türkiye'nin tepkisiz kalması beklenemez.
Paylaş:

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail arasında 2010’ların başında enerji ve diplomasi ekseninde yakınlaşma başlamıştır. Türkiye karşıtı bir hal alan bu birliktelik, 2019’un yaz aylarında Doğu Akdeniz’de tansiyonu yükseltmiş; Türkiye’nin başlattığı normalleşme çabalarıyla yönetilebilir hale gelen bölgesel rekabet, İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı yıkıcı müdahale sonrasında yeni bir şekle bürünmüştür. Yunanistan ve GKRY’nin geleneksel “Türkiye karşıtı her ülke dosttur” anlayışı ile İsrail’in Türkiye’yi çevreleme ve başka sorunlara angaje etme çabalarının örtüşmesiyle ise 2025-2026 arasında askeri ve savunma sanayii odaklı bir yapıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, üçlünün söyleminde “bölgesel istikrar” olarak sunulsa da uygulamada Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs’taki hareket serbestisini sınırlamaya yönelik bir dengeleme stratejisi olarak görünmektedir. Bu çerçevede, bahse konu iş birliğinin mevcut kurumsal ve operasyonel boyutlarını ortaya koymak, ardından Türkiye açısından doğurduğu riskleri tartışmak ve son olarak olası bir gerilimin bölgesel ve küresel yansımalarını değerlendirmek faydalı olacaktır.

İsrail-Yunanistan-GKRY İş Birliğinin Mevcut Durumu

İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü mekanizmanın siyasi boyutu 22 Aralık 2025’te Kudüs’te toplanan 10. Üçlü Zirve olmuştur. Zirvede Binyamin Netanyahu’nun Osmanlı’ya gönderme yaparak “imparatorluklarını yeniden kurmayı hayal edenlere” meydan okuması, iş birliğinin hangi aktöre yöneldiğini açıkça göstermiştir. Zirveyi izleyen askeri adımlar Lefkoşa’da imzalanan belgeler olmuştur. Bunlar Üçlü Ortak Eylem Planı (JAP) ve Yunanistan-İsrail 2026 Askeri İş Birliği Programı (MCP) olup üçlünün ilişkisini kurumsallaştırmıştır. Bu anlaşmaların kapsamını ortak planlar yapmak, ortak tatbikat ve eğitimler icra etmek, çeşitli alanlarda çalışma grupları tesis etmek ve stratejik askeri diyalog şeklinde belirlenmiştir. Bu iş birliği İsrail’in operasyonel birikiminin asimetrik ve konvansiyonel tehditlere karşı Yunanistan ve GKRY’ye aktarılmasını da içermektedir.

Yapılan görüşmelerin ve varılan anlaşmaların özelliği, kalıcı olmayan ancak kriz anında devreye girebilecek bir ortak kuvvet fikridir. Bu kapsamda üç ülkenin birliklerinden oluşacak bir hızlı müdahale kuvveti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini caydırmaya yönelik daha geniş bir çabanın parçası olarak tartışılmaktadır. Yapılan görüşmelerde yaklaşık 2 bin 500 kişilik tugayın kurulması ve F-35’lerle ilgili paylaşım gündeme gelmiş; İsrail Hava Kuvvetlerinin acil iniş ve yakıt ikmali için Kıbrıs üslerini kullanma pratiği yaptığı bildirilmiştir. Yapının ABD’yi içeren “3+1” formatına ve IMEC gibi koridor projelerine bağlanması, iş birliğine ABD ve AB merkezli bir jeoekonomik anlam da kazandırmaktadır.

İş birliğinin en somut sonuçlarından biri silahlanma eğilimidir. 31 Ağustos 2026’da imzalanan “Aşil Kalkanı” anlaşması yaklaşık 3 milyar avro değerindedir ve Barak MX, David’s Sling, Spyder ve Drone Dome sistemlerini kapsamaktadır. Yunanistan böylece David’s Sling hava savunma sistemini edinen Avrupa’daki ikinci ülke olmuştur. İsrail Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Amir Baram tarafından, bu ölçekteki anlaşmaların İsrail’in üretim hatlarını genişlettiği ve mühimmat bağımsızlığını güçlendirdiği açıklanmıştır. Ayrıca Yunanistan’ın Elbit yapımı 36 adet PULS roketatar sistemi alımı dikkat çekicidir. Bu sistemin menzili 300 kilometreye kadar çıkmakta ve bazı bileşenlerin Yunanistan’da üretimi öngörülmektedir.

Öte yandan Yunanistan 2036’ya kadar Aşil Kalkanı, 2040’a kadar da F-35 ve Fransız-İtalyan fırkateynleri için yaklaşık 28 milyar avro harcamayı planlamaktadır. GKRY ise Barak MX’i halihazırda kullanmakta ve dört adet Yunan yapımı Kentavros antidron sisteminin alımını onaylamış bulunmaktadır. Sonuçta GKRY ve Yunanistan silahlanma eğilimleri üzerinden İsrail’e kaynak aktarıp savunma tedariki yaparken güvenliklerini ve savunma kapasitelerini Tel Aviv’e havale etmiştir. Bu nedenle Yunanistan muhalefetince Türkiye’ye karşı İsrail’e sağlanan ve istismar edilebilecek imtiyazlar eleştirilmiştir. Özellikle Yunan hava sistemlerinin kaynak kodlarının Tel Aviv’in kontrolünde olmasının, İsrail’e Türkiye’ye karşı bilinçli bir şekilde çatışmayı körükleme imkanı sağlayabileceği seslendirilmiştir.

Bu gelişmeler ışığında Eylül sahadaki rekabetin yoğunlaştığı bir ay olmuştur. İsrail ordusu 17 Eylül’de iki İsrail hücumbotu ve iki Yunan fırkateyninin katıldığı ortak bir deniz tatbikatının Akdeniz’de icra edildiğini duyurmuştur. Aynı dönemde Yunanistan ve Mısır öncülüğündeki çok uluslu MEDUSA-15 tatbikatı da gerçekleştirilmiştir. NAVTEX ilanı bağlamında Türkiye, TÜBİTAK Marmara gemisinin Meis açıklarında 1-15 Eylül 2026 arasında bilimsel araştırma yapacağını ilan ederken Atina ise karşı NAVTEX yayımlamıştır. Ankara’nın yanıtı ise 20-25 Eylül 2026 arasında Karadeniz, Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz’de eş zamanlı olarak icra edilen Denizkurdu-I/2026 tatbikatı olmuştur.

Türkiye Açısından Riskler

Yunanistan-İsrail-GKRY üçlüsünün oluşturduğu doğrudan risk Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile ilgilidir. Menzili yaklaşık 150 kilometreye ulaşan Barak MX’in adada konuşlanması yalnızca GKRY’nin hava savunmasını güçlendirmekle kalmamakta, sensör kapsamını Anadolu’nun güney kıyılarına ve KKTC hava sahasına da genişletmektedir. Türkiye Savunma Bakanlığı yetkilileri bu alımın adadaki “kırılgan denge”yi bozabileceği ve “tehlikeli sonuçlar”a yol açabileceği uyarısında bulunmuştur. Bu radarların İsrail’e bilgi aktarma fonksiyonu da dikkate alınmalıdır. Diğer bir ifadeyle Tel Aviv GKRY ve Yunanistan’da konuşlandırılacak sistemler üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili anlık istihbari bilgi edebilecektir.

Söylem düzeyinde de kaygı verici emareler mevcuttur. İsrail Havacılık ve Uzay Sanayiinin (IAI) eski bir yöneticisi olan ve radikal görüşleriyle bilinen Shay Gal, İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile koordineli biçimde Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik bir operasyon planlaması gerektiğini savunmuştur. Resmi politika olmasa da bu tür görüşler, hızlı müdahale kuvveti ve İsrail’in Kıbrıs üslerini kullanma pratiğiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’de ciddi bir tehdit algısı oluşturmaktadır.

Diğer ilintili coğrafya olan Ege’deki risk ise Lozan (1923) ve Paris (1947) antlaşmalarıyla gayri askeri statüye tabi olan adaların fiilen silahlandırılmasıdır. Bu adalara sadece ABD ve Avrupa silah sistemleri değil İsrail radar ve silah sistemleri de yerleştirilebilecektir. Bu kapsamda 300 kilometre menzilli PULS gibi silah sistemleri ve füzelerin Doğu Ege adalarına konuşlandırılması halinde Anadolu’nun iç kesimleri menzil dahilinde olabilecektir. Entegre Aşil Kalkanı ise bir tür erişim engelleme/alan hakimiyeti (A2/AD) şemsiyesi oluşturarak Türk hava üstünlüğünü aşındırabilecektir. Bu gerçeklerden hareketle Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler 10 Ağustos 2026 tarihli yazılı yanıtında Yunanistan-İsrail iş birliğinin savunma sanayii, eğitim, tatbikat ve teknoloji alanlarında geliştiğini belirtmiş; kriz, gerilim ve savaş dahil birçok senaryoya yönelik hazırlıkların sürdüğünü ifade etmiştir.

Bu noktada temel risklerden birisi de Doğu Akdeniz’in tekrar ısınması ve enerji-telekomünikasyon hatlarıyla ilgili projelerin –Türkiye’nin rızasının dışında– gerçekleşmesine yönelik adımların atılmasıdır. Bu durum deniz yetki alanları tartışmasının askeri bir dengeyle kilitlenmesine yol açabilecektir. Meis merkezli maksimalist Yunan tezi, Büyük Deniz Enterkonnektörü (GSI) gibi projeler ve üçlünün enerji-altyapı koordinasyonu, Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapseden bir haritanın fiili zemin kazanması tehlikesini canlı tutmaktadır. Türkiye-Libya mutabakatı, bu çevrelemeye karşı kurulmuş bir hukuki denge unsuru olarak önemini korumaktadır. Bu nedenle bahse konu üçlü ve Türkiye arasındaki bir askeri gerilimin Levant-Afrika-Trakya yayında geniş bir coğrafyaya yayılma riski mevcuttur.

Olası Bir Gerilimin Bölgesel ve Küresel Etkileri

Tatbikatların, NAVTEX ve karşı NAVTEX ilanlarının aynı dar deniz alanlarında yoğunlaşması, 1996 Kardak ve 2020’deki fırkateyn temasına benzer kazaların yinelenme ihtimalini artırmaktadır. Böyle bir olay Afrika, Avrupa ve Asya arasındaki deniz ticareti, turizm ve enerji arama faaliyetlerini doğrudan etkileyecektir. Ayrıca İsrail’in Kıbrıs ve Ege’de askeri varlık kazanması, Ankara-Tel Aviv rekabetini Suriye sahasından Akdeniz’e taşıyarak doğrudan askeri sürtüşme olasılığını artırmaktadır. 2026’daki İran savaşı sonrasında zaten kırılgan olan bölgesel denge, bu yeni cepheyle daha da karmaşık hale gelecektir.

Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki gelişmeler bağlamında, Yunanistan’ın ABD ve NATO unsurlarına ev sahipliği yapması ve Doğu Avrupa’ya yönelik lojistik faaliyetlerinin giriş kapısı olduğu dikkate alınmalıdır. Türkiye’nin Batı Balkanlardaki ilişkileri de göz önüne alındığında, iki ülke arasındaki eğilim hem NATO’nun güneydoğu kanadını menfi etkileyecek hem de bölgedeki kutuplaşmayı tetikleyebilecektir. Bulgaristan ve Batı Balkan ülkeleri de iki NATO müttefiki arasında taraf seçme baskısıyla karşılaşabilecektir.

En ciddi yapısal sonuç ise NATO içinde meydana gelebilecek çatlaktır. İki müttefikten birinin, İttifak dışı bir aktörle ötekine karşı caydırıcılık kurması NATO’nun kolektif savunma mantığıyla çelişmektedir. İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’de düzenlenen NATO zirvesi öncesinde ortak tatbikat yapması bu gerilimin sembolik bir göstergesidir. AB boyutundaysa Yunanistan ve GKRY’nin Türkiye’nin Avrupa savunma girişimlerine katılımını sınırlama eğilimi, Avrupa’nın Rusya karşısında ihtiyaç duyduğu Türk savunma sanayii kapasitesinden mahrum kalmasına yol açmaktadır. Aşil Kalkanı’nın İsrail sistemlerine dayanması da AB’nin savunma özerkliği hedefiyle çatışmaktadır.

Küresel düzeyde ise Yunan-İsrail-Rum üçlüsü, lobicilik faaliyetleriyle ABD’ye yönelik Türkiye’yi dışlayan bir siyaset talebini yoğunlaştırabilir. Nitekim F-35 ve S-400 meselelerinde bu lobilerin geçmişte Beyaz Saray’a yazdıkları mektuplar hatırlanmalıdır. Dolayısıyla üçlünün “bencil” tavrı ve Türkiye’nin tepkisi sonrasında Rusya ve Çin’in NATO’nun güneydoğu kanadındaki çatlaklardan yararlanması mümkün olabilir. Öte yandan Süveyş-Akdeniz ticaret hattı ile Orta Koridor ve Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi rakip bağlantısallık projeleri de bu gerilimden doğrudan topluca etkilenecektir.

Sonuç

Yunanistan-GKRY-İsrail iş birliği kurumsallaşmakta ve milyarlarca avroluk silah alımları müşterek tatbikatlarla somut bir boyut kazanmaktadır. Bir askeri blok niteliği haline gelen bu yapıya karşı Türkiye’nin tepkisiz kalması beklenemez. Nitekim Türkiye açısından bu yapı Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz’de eş zamanlı ve çok cepheli bir sınama anlamına gelmektedir. Ankara’nın yanıtı, caydırıcılığı güçlendiren askeri tedbirlerle birlikte NATO içi diplomasi, Mısır ve Körfez ülkeleriyle ilişkiler ile kriz yönetimi mekanizmaları gibi seçeneklere sahiptir. Ancak askeri seçenek olduğunda Türkiye’nin askeri kapasitesi üç veya dört cephede savaşmayı da mümkün kılmaktadır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR