Birleşmiş Milletler’e üye mevcut 193 devletin temsil edildiği ve bu nedenle bir nevi “Dünya Forumu” olarak kabul edilen BM Genel Kurulu’nun olağan toplantıları her yıl Eylül ayının ortalarında başlamakta ve Aralık ayının ortalarına kadar devem etmektedir. Genel Kurul’un açılışında dünya liderleri Genel Kurulu ve bu vesile ile bütün dünyaya hitap eden konuşmalar yapmaktadırlar.
Bu yıl 81. olağan toplantılarına başlayan Genel Kurul’un açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel adaletsizliklere, saldırganlıklara ve kıyımlara dair açık ve çarpıcı mesajlar içeren bir konuşma yaptı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmanın ana eksenlerinden birisi, BM'nin uluslararası barış ve güvenliği koruma kapasitesine ilişkin olmuştur. Erdoğan, kuruluşundan 81 yıl sonra BM'nin bu görevini gerektiği gibi yerine getiremediğini, daha doğrusu “getirilemez hâle getirildiğini” açıkça belirtti. Bu nedenle çok taraflı sisteme ve uluslararası kurumlara duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Bloomberg'de yayımlanan makalesiyle de bağlantılı olarak, BM sisteminin reforme edilmesi gerektiğini vurguladı.
Temel yaklaşımı, uluslararası karar alma mekanizmalarının daha “temsilî, adil ve hesap verebilir” hale getirilmesiydi. Bu maksada yönelik olarak özellikle Güvenlik Konseyi'nin mevcut yapısının değiştirilmesi gerektiğini belirterek, Genel Kurul’un yetkisinin güçlendirilmesini ve Güvenlik Konseyi’nin Genel Kurul karşısında daha fazla hesap verebilir hale getirilmesini önermiştir. Uluslararası düzenin geçmişteki hiyerarşiler temelinde yeniden inşa edilemeyeceğini savunurken, Asya’nın giderek artan ekonomik ağırlığına ve Afrika ülkelerinin daha güçlü bir temsil talebinde bulunmasına dikkat çekmiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın buradaki asıl amacının, küresel adaletin ve küresel barışın birlikte sağlanması gereken temel unsurlar olduğu ve bunun için uluslararası kurumsal sistem ve yapıların sorgulanarak yeniden dizayn edilmesi, bu bağlamda öncelikle BM’nin reform edilmesi olduğu görülmektedir. Konuşmasında silahlı çatışmalar ve özellikle Filistin’de İsrail’in gerçekleştirmekte olduğu kıyımlar, iklim sorunları, göç, israf ve açlık ve daha birçok yeni küresel sorunların altını çizerek, esasen kurumsal yapının düzeltilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM reformunu yalnızca Güvenlik Konseyi meselesiyle sınırlamamasıdır. Erdoğan; ekonomik eşitsizlikler, kalkınma hakkı, gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişimi, enerji ve ticaret koridorlarının güvenliği, iklim krizi ve düzensiz göç gibi konuları da daha geniş bir “küresel adalet” çerçevesine yerleştirmektedir.
Dolayısı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerinin, yalnızca BM Güvenlik Konseyi'nin mevcut yapısına yönelik bir reform çağrısı olarak değil, uluslararası sistemin meşruiyeti ve adalet anlayışına ilişkin yapısal bir siyasal-hukuki yaklaşım olarak görülmelidir. Erdoğan'ın temel hareket noktası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan BM sisteminin günümüz uluslararası toplumunun siyasal, ekonomik ve bölgesel gerçeklerini yeterince yansıtmadığı bu nedenle temsil, eşitlik, hesap verebilirlik ve karar alma süreçlerinde adalet anlayışının yerleştirilmesi gerektiği vurgusudur.
Bu bağlamda Cumhurbaşkanı, Güvenlik Konseyi ile Genel Kurul arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesini önermektedir. Daimi üyeliklerin bulunmadığı ve Güvenlik Konseyi üyelerinin Genel Kurul tarafından belirli sürelerle seçildiği bir model önermekte, yeniden seçilmek isteyen devletlerin Genel Kurul üyelerinin çoğunluğunun güvenini yeniden kazanması gerektiğini savunmaktadır. Genel Kurul bütün BM üyelerini kapsarken, Güvenlik Konseyi sınırlı sayıda devletten oluşmaktadır. Erdoğan'ın modeli, Güvenlik Konseyi'nin meşruiyetini Genel Kurul'daki daha geniş devletler topluluğuna bağlamaya çalışmaktadır.
Bu nokta, “uluslararası adalet” ile “küresel adalet” kavramları arasındaki ayrım bakımından özellikle önemlidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Güvenlik Konseyi'ne ilişkin kısmı esas olarak uluslararası adaletin, yani devletler arasındaki kurumsal adaletin bir meselesi olarak okunabilecekken, buna karşılık ekonomik eşitsizlikler, kalkınma hakkı, küresel finansmana erişim ve diğer küresel sorunlar daha çok küresel adalet kavramının kapsamına girmektedir.
Değerlendirme
Eksikliklerinin derinden hissedilmesi nedeni ile günümüzde küresel adalet ve uluslararası adalet kavramları sıklıkla dile getirilmektedir. Herkesin hak ettiği (uygun olduğu) kadar hak ve sorumluluk sahibi olmasını ve bunu öngören ilkelerin de uygulanmasını-hayata geçirilmesini ifade eden adalet kavramı üzerine inşa edilen küresel adalet kavramı, faydaların ve yüklerin küresel ölçekte insanlar arasında dağılımının adalet ilkelerine uygun olmasını gerektiren bir anlayışı yansıtmaktadır.
Küresel adalet kavramı, adalet ilkelerinin yalnızca ülkesel topluluklar içerisinde değil, tüm dünyada da yani küresel ölçekte de uygulanması gerektiği yaklaşımına dayanır. Faydaların ve yüklerin küresel ölçekte adalet ilkelerine uygun dağıtılıp dağıtılmadığının incelenmesinin temel amacı da, adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasına ya da en azından azaltılmasına yönelik çözümlerin ortaya konulmasıdır.
Her ne kadar “küresel adalet” ve “uluslararası adalet” kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da, bu iki kavramın birbirlerinden farklıdırlar. Bu iki kavram arasındaki temel farklılıklar, özne olarak kabul ettikleri aktörler, kapsamları ve dayandıkları yükümlülük kaynakları bakımından ortaya çıkmaktadır.
Küresel adalet genellikle bireyler ve bir bütün olarak insanlar arasında adalete odaklanırken, uluslararası adalet geleneksel olarak devlet biçiminde örgütlenmiş siyasi topluluklar arasındaki adaleti inceler. Uluslararası adalet, devletlerin birbirlerine karşı yükümlülüklerini, sahip oldukları hakları, davranışlarını kısıtlayan yükümlülükleri ve uluslararası siyasi düzeni yönetmesi gereken ilkeleri sorgular.
Cumhurbaşkanı’nın yaklaşımının en önemli unsuru, BM Güvenlik Konseyi'ndeki veto yetkisinin yalnızca yeni devletlere genişletilmesinin gerçek bir reform oluşturmayacağı yaklaşımıdır. Bu açıdan öneri, örneğin Almanya, Japonya, Hindistan veya başka devletlerin yeni daimi üyeler olarak sisteme dahil edilmesinden daha ileri bir reform öngörmektedir. Erdoğan'a göre sorun yalnızca veto yetkisine sahip devletlerin kim olduğu değil, uluslararası barış ve güvenliğe ilişkin kararların az sayıda devletin kalıcı ayrıcalığına bağlı olmaması gerektiğidir. Bu nedenle önerinin merkezine veto yetkisinin tamamen kaldırılması yerleştirilmektedir.
Bu yaklaşım uluslararası adalet açısından özellikle önem taşımakta zira ayrıcalıklı devletlerin değerleri üzerinde tahakküm kurma mekanizmasının ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır. BM Şartı'nın kurduğu sistemde veto mekanizması bilinçli olarak büyük güçlerin sisteme dahil edilmesini amaçlayan bir uzlaşının ürünüdür. Dolayısıyla veto yetkisinin kaldırılması, temsil ve eşitlik açısından savunulabilir bir reform olarak görülmelidir.
Uluslararası düzenin meşruiyetinin güç dağılımından ziyade temsil ve adalet ilkeleri üzerinden yeniden yapılandırılması önerilmektedir. Bununla birlikte öneri, uluslararası sistemde güç ve çıkarların ortadan kalkacağı varsayımına dayanmamalıdır. Veto kaldırıldığında da devletler arasındaki güç farklılıkları devam edecektir. Dolayısıyla gerçek mesele yalnızca veto yetkisinin kaldırılması değil, güç farklılıklarının uluslararası karar alma mekanizmalarında yeniden nasıl kurumsallaştırılacağıdır.
Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Güvenlik Konseyi'nin reformu konusunda radikal bir kurumsal değişim önerisi ortaya koymaktadır. Önerinin özgünlüğü, yalnızca Güvenlik Konseyi'nin genişletilmesini değil, mevcut veto-temelli ayrıcalık sisteminin terk edilmesini ve Genel Kurul'un ağırlığının artırılmasını savunmasıdır. Bu yaklaşım, güç farklılıklarının uluslararası mekanizmalarda yeniden kurumsallaştırılmasının önünü açacak bir yaklaşım olmaktadır. Cumhurbaşkanı bu nedenle veto ayrıcalığının kaldırılmasının, her türlü anlamlı reformun hem başlangıç noktası hem de temel stratejik hedefi olmalı vurgusunu yapmaktadır.

