COP31 ve ABD/İsrail-İran Savaşı: İklim Müzakerelerinde Savaşların Yeri

COP31 ve ABD/İsrail-İran Savaşı: İklim Müzakerelerinde Savaşların Yeri

CCI'nin analizine göre ABD/İsrail-İran savaşının yalnızca ilk 14 günü 5 milyon metrik tonun üzerinde CO2 eş değeri emisyon üretti. Öyle ki bu rakam İzlanda'nın yıllık toplam emisyonlarını aşıyor.
Paylaş:

28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısı, İran’ı ve çevresindeki geniş bir coğrafyayı derinden sarstı. Savaşın insani maliyeti tartışmasız olarak en acil gündem maddesi olmaya devam ederken çevresel etkileri de hızla küresel ölçekte hissedilir hale geldi. Bu etkiler yalnızca karbon salınımıyla sınırlı değil. Petrol tesislerinin vurulması ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması doğrudan emisyon artışına yol açarken tuzdan arındırma tesislerine yönelik saldırılar bölgedeki su güvenliğini tehlikeye düşürdü, gübre tedarik zincirlerinin kesintiye uğraması ise küresel gıda krizini derinleştirme riski taşıyor.

Ancak bu yazının odağındaki asıl mesele, savaşın çevresel yıkımının boyutu değil bu yıkımın uluslararası iklim rejiminde neredeyse tamamen görünmez kalmasıdır. Silahlı çatışmaların emisyonları ulusal raporlama yükümlülüklerinin dışında tutulmakta, çatışma bölgelerindeki çevresel tahribat sistematik olarak izlenmemekte ve savunma harcamalarının iklim finansmanı üzerindeki baskısı müzakere gündemine girememektedir. CCI’nin analizine göre ABD/İsrail-İran savaşının yalnızca ilk 14 günü 5 milyon metrik tonun üzerinde CO2 eş değeri emisyon üretti. Öyle ki bu rakam İzlanda’nın yıllık toplam emisyonlarını aşıyor. CEOBS ise 10 Mart itibarıyla bölgede 300’den fazla çevresel hasar olayı tespit etti. Ancak tüm bu veriler mevcut iklim müzakereleri çerçevesinde neredeyse görünmez kalıyor.

Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek COP31 bu kör noktayı gündemine almak için tarihsel bir fırsat sunuyor. Ev sahibi Türkiye çatışma bölgesine en yakın büyük ekonomilerden biri ve müzakere başkanı Avustralya ise konferansı iklim kırılganlığına odaklamayı hedefliyor. Bu odak, ABD/İsrail-İran savaşının çevresel boyutlarını ortaya koyarak COP31 sürecinde askeri emisyonlar ve çatışma kaynaklı yıkımın nasıl ele alınabileceğini tartışmayı amaçlıyor.

ABD/İsrail-İran Savaşının İklim Maliyeti

ABD/İsrail-İran savaşının iklim maliyeti ilk verileriyle bile çarpıcıdır. Savaşın ilk iki haftasındaki emisyonların en büyük kaynağı bina ve altyapı yıkımı olup yaklaşık 2,4 milyon ton CO2’ye ulaşmıştır. Bunu 1,88 milyon tonla petrol tesisleri ve tankerlerdeki yangınlar, 529 bin tonla askeri faaliyetlerdeki yakıt tüketimi takip etmiştir. Bunlara ek olarak, imha edilen askeri ekipmanın gömülü karbonu 172 bin ton, füze ve drone kullanımı ise 55 bin ton emisyon üretmiştir. Toplamda 5 milyon tonu aşan bu rakam dünyanın en düşük emisyon yapan 84 ülkesinin yıllık toplamına denk düşmektedir.

Bu rakamlar yalnızca ABD/İsrail-İran savaşına özgü değildir. Initiative on GHG Accounting of War Rusya’nın Ukrayna işgalinin dört yıllık toplam emisyonunu 311 milyon ton CO2 olarak hesaplamıştır; bu rakam Fransa’nın yıllık emisyonlarına eş değerdir. One Earth dergisinde yayımlanan bir çalışma ise İsrail’in Gazze saldırılarının toplam karbon ayak izinin yeniden inşa dahil edildiğinde 33 milyon tonu geçerek 100’den fazla ülkenin yıllık emisyonunu aştığını ortaya koymuştur. Bu kapsamda ABD/İsrail-İran savaşı tekil bir olay olmayıp büyüyen bir örüntünün son halkasıdır.

ABD/İsrail-İran savaşının çevresel etkisi karbonla sınırlı kalmıyor. CFR’de yayımlanan bir araştırmaya göre Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla bölgenin temel gıda ve gübre tedarik zinciri sekteye uğramıştır. Körfez ülkeleri pirinçte yüzde 77, mısırda yüzde 89 ve soyada yüzde 95 oranında ithalata bağımlıdır; 60 milyondan fazla insan doğrudan gıda şoklarına maruz kalmaktadır. Savaşta tuzdan arındırma tesisleri de hedef alınmıştır. ABD, İran’ın Keşm Adası’ndaki bir tesisi vururken İran ise karşılık olarak Bahreyn’deki bir tesisi hedef almıştır. Bölgedeki yaklaşık 100 milyon insan tuzdan arındırma tesislerine bağımlıyken bu altyapıların hedef alınması insani bir felaketin kapısını aralamaktadır.

Gübre meselesi ise doğrudan küresel gıda güvenliğini tehdit eden kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Küresel gübre üretiminin yaklaşık dörtte biri Hürmüz Boğazı üzerinden taşındığı dikkate alındığında Kızıldeniz rotasında Husilerin gerçekleştirdiği saldırılar küresel gübre ticaretinin önemli bir bölümünü kesintiye uğratma riski doğurmaktadır. Nitekim Ortadoğu’da üre fiyatları yalnızca bir hafta içinde yüzde 19 artmıştır. Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle 27 milyon insanı yoksulluğa ve 22 milyon insanı ise açlığa sürükleyen gübre krizine benzer bir tablonun, bu kez Körfez merkezli olarak tekrarlanma riski bulunmaktadır.

İklim Rejiminin Kör Noktası: Askeri Emisyonlar

Tüm bu çevresel yıkıma karşın askeri emisyonlar uluslararası iklim rejiminde sistematik bir boşluk oluşturmaya devam etmektedir. Bu boşluğun kökeni ise 1997 Kyoto Protokolü’ne dayanır. Protokol, uluslararası askeri faaliyetlerden kaynaklanan emisyonları ve askeri bunker yakıtlarını ulusal raporlama yükümlülüklerinin dışında tutarken IPCC raporlama kılavuzları ise yurt içi askeri emisyonların sivil kategorilerle birleştirilmesine izin vererek fiilen ayrıştırmayı imkansız kılmıştır. Paris Anlaşması bu muafiyeti resmi olarak sürdürmese de ülkelerin ulusal katkı beyanlarında (NDC) askeri emisyonları raporlama zorunluluğu bulunmamaktadır.

Üstelik bu boşluk daralacağına genişlemektedir. CEOBS’un 2025 verileri dünyanın en büyük askeri harcama yapan üç ülkesi olan ABD, Çin ve Rusya’nın artık Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) askeri emisyon verisi sunmadığını ya da eksik veri bildirdiğini ortaya koymaktadır. ABD, Trump yönetiminin UNFCCC’den çekilme kararı doğrultusunda 2025’te hiçbir emisyon raporu sunmamıştır. Çin ise askeri emisyonlarının “gerçekleşmediğini” bildirmiştir. Bu iki ülke birlikte küresel askeri harcamaların yarısını yani 1,3 trilyon doları oluşturuyor. Bu ise küresel askeri harcamaların karbon maliyetinin yarısının BM iklim raporlamasında yer almadığı anlamına geliyor.

Carbon Brief bu boşluğun somut sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Fosil yakıt altyapısına yönelik saldırılar yalnızca anlık emisyonlara değil uzun vadeli enerji politikalarının yeniden şekillenmesine de yol açmaktadır. Savaş dönemlerinde hükümetler fosil yakıt üretimini artırmakta, yenilenebilir enerji yatırımlarını ertelemekte ve enerji güvenliğini dekarbonizasyonun önüne koymaktadır. UNFCCC İcra Sekreteri Simon Stiell’in Mart 2026’da vurguladığı üzere fosil yakıt bağımlılığı ulusal güvenliği zayıflatmakta ve bu kısır döngü her yeni çatışmayla pekişmektedir. Artan savunma harcamalarının iklim finansmanını daraltması bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır.

COP30’dan COP31’e: Kaçırılan ve Açılan Fırsatlar

Askeri emisyonların iklim müzakerelerine dahil edilmesi talebi yeni bir konu değildir. COP28 ve COP29’da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Azerbaycan başkanlıkları sırasıyla iklim-barış deklarasyonu ve Bakü Hub Girişimi’ni başlatmış ancak bu girişimlerin hiçbiri çatışma ve askeri faaliyetlerin iklim üzerindeki etkisini doğrudan ele almamıştır. COP30’da ise Brezilya başkanlığı konuyu ne resmi gündeme almış ne de tematik bir barış günü düzenlemiştir. Buna karşın sivil toplum tarafında önemli bir hareketlilik yaşanmıştır. 88 kuruluş zorunlu askeri emisyon raporlaması, emisyon azaltımı ve iklim finansmanının savunma harcamalarına karşı korunması çağrısında bulunmuştur. PRIF’in ifadesiyle askeri emisyonlar COP30’da “imzalanmış ve mühürlenmiş ama iskelede bırakılmıştır”.

COP31, COP30’da eksik kalan bu gündemi devralabilecek özel bir konjonktür sunmaktadır:

  • Birincisi, ev sahibi Türkiye çatışma bölgesine coğrafi olarak en yakın büyük ekonomilerden biridir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması Türkiye’nin enerji tedarik zincirleri, ticaret rotaları ve bölgesel istikrar hesaplamalarını doğrudan etkilemektedir. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş’ın COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu olarak atanmasıyla Türkiye, iklim eylemini sivil toplum ve iş dünyasıyla buluşturma iddiası taşımaktadır. Bu iddianın çatışma kaynaklı çevresel yıkımı da kapsayacak biçimde genişletilmesi, Türkiye’nin uluslararası iklim arenasındaki konumunu güçlendirecektir.
  • İkincisi müzakere başkanlığını üstlenen Avustralya, konferansın odağını Pasifik ada ülkelerinin iklim kırılganlığına yönlendirmeyi hedeflemektedir. Bu kapsamda Pasifik’te bir ön-COP toplantısı planlanmaktadır. Savaşların iklim üzerindeki etkileri söz konusu ada devletleri açısından soyut bir kavram olmayıp deniz seviyesindeki yükselişi hızlandıran ve uyum kaynaklarını azaltan somut bir tehdittir.
  • Üçüncüsü COP30’dan devralınan gündem “uygulama” odaklıdır. Her ülkenin 2035 hedeflerini içeren ulusal katkı beyanlarını güncellemekle yükümlü olduğu bu dönemde, emisyon raporlamasındaki askeri muafiyetin sorgulanması hem zamanlama hem de içerik itibarıyla uygun bir gündem maddesi olarak öne çıkmaktadır.

COP31’de Neler Yapılabilir?

ABD/İsrail-İran savaşı, silahlı çatışmaların iklim krizini derinleştirme kapasitesini çarpıcı biçimde göz önüne sermektedir. İki haftalık süreçte 84 ülkenin yıllık emisyonuna eş değer karbon salınımının ortaya çıkması, 100 milyon insanın su güvenliğinin tehlikeye girmesi ve küresel gübre tedarik zincirlerinde ciddi aksamaların yaşanması, meselenin yalnızca bir güvenlik ya da insani yardım sorunu olmadığını; doğrudan bir iklim meselesi niteliği taşıdığını açıkça göstermektedir.

Mevcut iklim rejimi ise bu gerçekliği yansıtacak araçlardan yoksundur. COP30’da askeri emisyonlar resmi gündeme girememiştir. Ancak COP31 bu yapısal eksikliği gidermeye yönelik ilk adımların atılabileceği koşullara sahiptir. Bu çerçevede üç somut adım önerilebilir:

  • Birincisi COP31 gündemine askeri emisyonların iklim müzakerelerindeki yerine ilişkin bir tartışma oturumunun eklenmesidir. Küresel askeri harcamaların yarısını oluşturan ABD ve Çin’in UNFCCC’ye veri sunmayı bıraktığı bir dönemde bu tartışma her zamankinden daha acildir.
  • İkincisi çatışma bölgelerindeki çevresel yıkımın izlenmesi ve belgelenmesi için bağımsız bir uluslararası mekanizmanın oluşturulmasıdır. Bu bağlamda CEOBS’un ABD/İsrail-İran savaşında ortaya koyduğu metodoloji bu mekanizmanın teknik temelini oluşturabilir.
  • Üçüncüsü silahlı çatışmaların çevresel etkilerinin savaş sonrası iyileştirme süreçlerine dahil edilmesidir. Yeniden inşa planlarının karbon maliyetinin hesaplanması ve iklim uyumlu bir toparlanma çerçevesinin benimsenmesi bu adımın temelini oluşturabilir.

Savaşlar, iklim müzakerelerinin dışında bırakılamayacak ölçekte büyük bir iklim etkisi üretmektedir. COP30’da “iskelede bırakılan” bu gündem Antalya’da müzakere masasına getirilebilir. Artık mesele “Çatışmaların iklim üzerinde etkisi var mı?” sorusu olmayıp “Bu etkiyi ne zaman ve hangi düzeyde ciddiye alacağız?” sorusudur.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR