Başlatmak Kolay ama Bitirmek Zor: ABD’nin İran Savaşı Açmazı

Başlatmak Kolay ama Bitirmek Zor: ABD’nin İran Savaşı Açmazı

Amerikan tarihinin görece kolay girilen ancak sonlandırması uzun yıllar alan askeri müdahalelerle dolu olması, İran'la savaşın gidişatında da benzer bir sürecin yaşanabileceğine işaret ediyor.
Paylaş:

Pek çok Amerikan başkanının ortak özelliklerinden biri, ülkelerini savaşa sokarken o savaşı istedikleri noktada bitirebileceklerine dair yersiz bir öz güvene sahip olmalarıdır. 1965’te Başkan Lyndon Johnson ve Savunma Bakanı Robert McNamara, Vietnam Savaşı’nı “makul bir süre içinde” kazanacaklarını öngörüyorlardı. Başkan Richard Nixon, 1968’de iktidara savaşı bitireceğini söyleyerek gelmişti ancak tam aksine Kamboçya cephesini açarak savaşı uzattı. ABD kaybedeceğini henüz ilk senesinde anladığı bir savaşı 8 yıl sürdürmek zorunda kaldı. 1973’te mağlubiyetini kabullenerek Vietnam’dan çekildi. Bu yenilgi Amerikan toplumunda Vietnam sendromu diye tabir edilen derin bir iz bıraktı.

Başkan George H. W. Bush yönetimi de Irak ve Afganistan savaşlarının ABD’ye yaklaşık yirmi yıla ve trilyonlarca dolara mal olacağını öngörememişti. Dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak Savaşı başlamadan bir ay önce şunları söylüyordu: “Çatışmanın ne kadar süreceği bilinmiyor. Altı gün sürebilir, altı hafta sürebilir; ama altı ay süreceğini zannetmiyorum.” Rumsfeld’in iyimser beklentisine karşın Irak Savaşı tam sekiz yıl sürdü ve maliyetinin 3 trilyon doları aştığı hesaplandı.

Irak Savaşı’ndakine benzer bir öz güven, ABD Başkanı Donald Trump’ın söylemleri ve Savaş Bakanı Pete Hegseth’in İran saldırıları hakkındaki açıklamalarında da kendini gösterdi. Hegseth, kendisine basın mensupları savaşın ne kadar süreceğini sorduğunda şu cevabı verdi: “Dört hafta diyebilirdik. Ama altı olabilir, sekiz olabilir, üç olabilir. Günün sonunda savaşın seyrini ve temposunu biz belirliyoruz.” Hegseth’in bu ifadeleri tarihin bir kez daha tekerrür etmiş olabileceğini düşündürdü. Amerikan tarihinin görece kolay girilen ancak sonlandırması uzun yıllar alan askeri müdahalelerle dolu olması, İran’la savaşın gidişatında da benzer bir sürecin yaşanabileceğine işaret ediyor.

Küresel Enerji Fiyatlarının Oluşturduğu Test

Üçüncü haftasını tamamlamak üzere olan ABD/İsrail-İran savaşı, daha şimdiden Beyaz Saray’ın hesaplarının ne denli hatalı olduğunu gözler önüne serdi. İran, kendisini ciddi bir tehdit olarak görmeyenler için beklenmedik bir direniş ortaya koydu. İran’a karşı her koşulda askeri müdahaleyi meşru gören şahinler ise artan petrol fiyatları, yaşanan can kayıpları ve ABD’nin Ortadoğu’ya yıllardır yatırdığı lojistik ve diplomatik sermayenin bu denli hızla harcanmasının ardından savaşın en iyi seçenek olmayabileceğinin farkına vardı. Brent petrol fiyatlarının yükselmesi, ABD’de pompada benzin fiyatlarının yüzde 20’yi aşan oranlarda artmasına yol açtı. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve İran’daki petrol tesislerinin hedef alınmasıyla derinleşen süreç Katar, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün ve Umman’ın petrol üretiminde yaşanan yaklaşık yüzde 60’lık gerileme ile birlikte bu kaotik tabloya zemin hazırladı.

Bu bağlamda küresel enerji piyasalarının içinde bulunduğu baskıyı artıran en önemli gelişmelerden biri İran’ın petrol ihracatının en kritik bileşeni olan Harg Adası’na düzenlenen kısıtlı saldırılar oldu. İran kıyıları büyük ölçüde sığ olduğundan, derin sulara sahip bu ada, ülkenin petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ının geçtiği tek çıkış noktası konumunda. Adayı etkisiz hale getirmek İran’ın petrol satışını doğrudan keseceğinden bu hamle mevcut rejimi ekonomik olarak yaralayacak kadar güçlü bir stratejik hedef. Uluslararası hukuka rağmen altyapıyı hedef almakta çekinmeyen Amerikan ordusunun Harg Adası’nı henüz tamamen kullanılamaz hale getirmemesi bilinçsiz bir tercih değil. Zira savaş sonrası kurulacak herhangi bir İran hükümetinin işlevini sürdürebilmesi, ülkenin ürettiği petrolü ihraç edebilmesine ve dolayısıyla Harg’ın ayakta kalmasına bağlı. Adanın tamamen tahrip edilmesi gelecekteki şah benzeri Amerikan yanlısı muhtemel bir İran rejiminin ayakta kalmasını zorlaştıracağı gibi rejim değişikliğinden ABD’nin etmek istediği karı da azaltabilir.

ABD’nin Hatalı Hesabı-İran’ın Caydırıcılığını Yitirmesi

İran’ın ABD’ye petrol fiyatları üzerinden kurduğu baskı bir yana, askeri açıdan da savaş Washington’ın beklediği seyirde ilerlemedi. 2025’te İran topraklarındaki müşterek ABD-İsrail operasyonlarına İran ciddi bir karşılık verememişti. Hamas ve Hizbullah gibi vekil güçler ağır kayıplar verirken İran onları İsrail’den korumayı başaramadı. Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin de aralarında yer aldığı çeşitli üst rütbeli askerler ve nükleer fizikçiler suikasta kurban gitti. Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye, İran topraklarında öldürüldü. İran bu tırmanma adımlarına güçlü bir direnç göstermedi ve bu durum da caydırıcılığının azaldığı yönündeki algıyı güçlendirdi. Dolayısıyla Trump, gambot diplomasisi uygulayarak askeri müdahale seçeneklerini değerlendirirken Venezuela operasyonunun başarısının da sağladığı güven ve İran’ın caydırıcılığını büyük ölçüde yitirmiş görünmesi, ABD ve İsrail’in bu operasyonun ciddi bir maliyet oluşturmayacağını öngörmesine yol açtı. Ancak işler tam olarak Trump’ın beklediği gibi gitmedi.

İran, Katar’daki El-Udeyd, Bahreyn’deki ABD 5. Filosu üssü, Kuveyt’teki El-Udeyri ve Irak’ın kuzeyindeki El-Harir üsleri başta olmak üzere bölgedeki pek çok Amerikan askeri tesisini füze ve İHA saldırılarıyla hedef alarak ABD’nin bölgede kurduğu savunma hattına zarar verdi. Daha da kritik biçimde İran öncelikle İsrail topraklarını değil Körfez ülkelerini ve bölgedeki Amerikan varlıklarını hedef alarak savaşı geniş bir coğrafyaya yaydı. Bu hamle iki önemli gerçeği gözler önüne serdi: Körfez ülkeleri, İsrail bile tehlikedeyken ABD’nin güvenlik şemsiyesinin kendilerine açılmayabileceğini ve Amerikan üslerine ev sahipliği yapmanın kendilerini de bir hedef tahtasına dönüştürdüğünü gördü. Üstelik bu ülkeler zaten İran tehdidinden korunmak için ABD’yle ortaklık kurmuşken bu ortaklık nedeniyle beklemedikleri ve önlemek için ara buluculuk faaliyetlerine giriştikleri bir saldırıyla yüz yüze geldi. Bu durum Körfez ülkelerinin ABD’ye ve İsrail’e verdiği neredeyse koşulsuz desteği yeniden sorgulamalarına olanak sağlayabilecek bir gelişme olarak tarihe geçti.

İran’ın halen bölgedeki Amerikan unsurlarına görece düşük maliyetle zarar verebilmesi ve kendi topraklarında savaşıyor olması, kesin bir zafer ihtimaline işaret etmese de savaşı sürdürebilme kapasitesinin devam ettiğini ortaya koymaktadır. Tahran’daki direnişin bu bağlamda varoluşsal bir motivasyonu olduğu düşünülebilir. Zira İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması, rejim mensuplarının sadece iktidarı değil canları ve mallarını da kaybetmesinin önünü açması beklenebilir. Devrim Muhafızlarının üst yönetimi kaybetmiş olmalarına rağmen savaşmaya devam etmelerindeki sebeplerden birinin aslında başka bir seçenekleri olmaması olduğu da öne sürülebilir.

Bitmeyen Savaşın Riskleri

Savaşın uzaması ABD açısından birbirini besleyen birkaç kritik riski gündeme taşımaktadır. Birincisi lojistik ve ikmal sorunudur: cephane stoklarının hızla erimesi, artan operasyonel maliyetler ve dünyanın öbür ucuna uzanan ikmal hatlarının yapısal kırılganlığı, ABD’nin sürdürülebilir bir savaş kapasitesini ciddi biçimde sorgulatmaktadır. Üstelik bu durum büyük güç rekabeti ekseninde Rusya ve Çin’e ABD’nin stratejik rezervlerini yıpratma fırsatı sunmaktadır. İkincisi tırmanma riskidir. Mevcut hava ve füze operasyonlarının İran’ı müzakere masasına oturtmaya yetmemesi halinde ABD, kara harekatı seçeneğini değerlendirmek durumunda kalabilir; bu ise hem insan kayıplarını hem de bölgesel istikrarsızlığı niteliksel olarak farklı bir boyuta taşıyabilir. Üçüncüsü ve belki de en uzun vadeli olanı ise parçalanmış bir güvenlik ortamının kalıcılaşması riskidir. Emir komuta zincirinin çözülmesiyle birlikte eski Devrim Muhafızları bünyesinden beslenen yeni silahlı grupların türemesi, hem çatışmanın yönetimini hem de olası bir çatışma sonrası düzenin inşasını içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Nitekim Irak ve Libya deneyimleri, merkezi otoritenin çöküşünün ardından ortaya çıkan güç boşluğunun ne denli kalıcı ve maliyetli olabildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Savaş, her iki taraf açısından da ağır bir bedel tablosu ortaya çıkarmıştır. ABD, İran’ın nükleer programını sona erdirmek, balistik füze kapasitesini etkisiz kılmak, rejimi değiştirmek ve halka özgürlük getirmek olarak kamuoyuna ilan ettiği hedeflerin hiçbirine henüz ulaşamamıştır. İran ise savaşa girdiğinde zaten zayıf olan stratejik konumunu daha da kötüleştirerek çatışmayı sürdürmektedir. Çatışma çözümü literatüründe “karşılıklı acı veren çıkmaz” (mutually hurting stalemate) olarak tanımlanan bu tablo, teorik düzeyde bir müzakere penceresini aralamaktadır. Ne var ki sahada durum farklıdır: her iki taraf da karşısına daha fazla zarar verme kapasitesini korumakta ve bu da masaya oturma zorunluluğunu azaltmaktadır. Örneğin ABD’nin İran’daki deniz suyu tesislerini hedef alması bu tırmanma dinamiğinin somut bir yansımasıdır. İran’ın benzer bir hamleyi Körfez ülkelerinde uygulamaya koyması halinde sonuçlar çok daha yıkıcı olabilir. Örneğin Katar, içme suyunun yüzde 61’ini deniz suyunu arıtarak elde etmektedir. İran karar vermesi halinde su güvenliğini ortadan kaldırarak bölge ülkelerinde eşi görülmemiş bir yıkıma yol açabilir.

İran cephesinde ise teslimiyeti zorlayacak somut bir kırılma noktası henüz görünmemektedir. Yeni dini lider Mücteba Hamaney, görevine ailesinin büyük çoğunluğunu ABD saldırılarında kaybetmiş biri olarak başlamaktadır. Bu denli derin bir kişisel yıkımın müzakere değil direnç yönünde bir psikolojik ağırlık oluşturması kuvvetle muhtemeldir. Daha yapısal bir düzlemde ise rejimin varoluşsal bir gerekçeyle savaştığı görülmektedir: İktidarın kaybedilmesi, rejim mensupları için yalnızca siyasi bir yenilgi değil can ve mal güvenliklerinin de tehlikeye girmesi anlamına gelmektedir.

ABD ise mevcut tabloda savaştan onurlu bir çıkışı meşrulaştıracak yeterli askeri kazanım elde edememiştir. Trump’ın daha önce çokça yaptığı üzere ani bir fikir değişikliğiyle bu savaşı sonlandırmaya girişmesi durumunda, İran’ın Amerikan hedeflerini vurmaya devam etmeyeceğinin bir garantisi olmamakla birlikte Trump’ın Amerikan halkına bu savaşı ilk planda neden başlattığını anlatması gerekecektir. Öte yandan Trump kendine has bir tutarsızlığı Amerikan halkına kabul ettirmiş durumdadır. Normalde bir Amerikan başkanından beklenmeyecek ani bir geri çekilme kararı, kararı veren kişi Trump olduğunda imkansız görünmemektedir.

Sonuç

Mevcut tablo özellikle daha fazla tırmanmaya işaret eder nitelikte görünmektedir. Her ne kadar hem Trump hem de Hegseth savaşı istedikleri zaman bitirebileceklerini ifade etmiş olsalar da ABD’nin dile getirdiği hiçbir savaşın hedefine ulaşamamış olması bu durumu zorlaştırıcı bir rol oynayacaktır. Aynı şekilde İran rejiminin caydırıcılığını kaybettiği için saldırıya uğradığına dair inancı, gelecekte olası bir İsrail saldırısından korunmak için bu savaşta elle tutulur bir sonuç almaları gerektiğine dair fikri pekiştirmiştir.

Savaşı sürdürmek ağır bir yıkımla karşılaşan İran gibi ABD için de zorlukları beraberinde getirmektedir. Dünyanın öbür ucunda konuşlandırılmış büyük bir kuvvetin ikmal ve destek zincirini ayakta tutmak başlı başına ağır bir yük oluştururken, İran füzelerinin menzilindeki onlarca Amerikan askeri tesisi kalıcı bir operasyonel baskı kaynağı olmaya devam etmektedir. Savaşın uzaması halinde Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmaya devam edeceği, petrol fiyatlarının yüksek seyredeceği ve küresel piyasalar üzerindeki baskının derinleşeceği öngörülmektedir. ABD’nin önemli bir petrol üreticisi konumuna yükselmiş olması bu tabloda ancak sınırlı bir tampon işlevi görmektedir. Zira serbest piyasa koşullarında ham petrol, küresel fiyatlar üzerinden işlem görmekte, iç piyasaya yönelik herhangi bir fiyat müdahalesi mekanizması bulunmamaktadır. Bir diğer deyişle Amerikan tüketicisini (seçmenini) petrol fiyatlarının artmasından korumanın bir yolu bulunmamaktadır. Küresel arz şokunun Amerikan ekonomisine yansıması kaçınılmaz olacak; bu da enflasyonist baskıları derinleştirerek Trump yönetiminin iç siyasi manevra alanını daraltacaktır.

Bu koşullar altında İran’ın savaşı uzatma konusunda güçlü stratejik teşviklere sahip olduğu görülmektedir. Öte yandan ABD’nin sahneden çekilmesi, İsrail’i İran karşısında tek başına bırakacağından bu seçenek Washington için gerçekçi bir çıkış yolu sunmamaktadır. Dolayısıyla İran’ın stratejik hesabını değiştirecek ölçekte somut bir baskı mekanizması (bütünlüklü bir rejim dönüşümü, askeri kapasitenin telafi edilemez biçimde tahrip edilmesi ya da Venezuela örneğinde olduğu gibi iç dinamiklerden beslenen bir kırılma) devreye girmedikçe savaşın kısa vadede sona ermesine imkan tanıyacak koşulların oluşmadığı değerlendirilecektir. Tüm bu etkenler bütüncül biçimde analiz edildiğinde savaşın sonlanmasını değil sürmesi teşvik eden dinamiklerin baskın olduğu görülmektedir. Bu tablo ise Trump yönetiminin bu savaşı öngördüğü takvimde noktalayabileceği yönündeki varsayımının ne denli kırılgan bir zemine dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR