Bir Ülke Değerlendirmesi Değil, İdeolojik Kurumsal Refleks
Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu, 17 Haziran 2026’da 2025 Yılı Türkiye Raporu’nu 381 kabul, 107 ret ve 171 çekimser oyla benimsedi. Raportör Nacho Sánchez Amor tarafından hazırlanan metin, biçimsel olarak Avrupa Komisyonu’nun yıllık değerlendirmesine bir yanıt olarak sunulmaktadır. Ancak rapor, dikkatle okunduğunda, Türkiye’nin nesnel bir fotoğrafından çok, Avrupa Parlamentosu’nun on yılı aşkın süredir izlediği yerleşik bir siyasi çizginin son halkasıdır. Dolayısıyla bu çalışma, raporu bu yapısal bağlamdan ayırarak ele almanın mümkün olmadığı tezinden hareket etmekte, metni, Türkiye’ye ilişkin bir teşhis olarak değil, Avrupa Parlamentosu’nun kendi ideolojik kurumsal refleksinin bir semptomu olarak değerlendirmektedir. Ankara’nın tepkisi de bu çerçevede okunmalıdır. Türk Dışişleri Bakanlığı, raporu, ülke karşıtı çevrelerin temelsiz iddialarına dayanan ve gerçeklerle bağdaşmayan değerlendirmeler içeren, kasıtlı bir siyasi gündemin ürünü olarak nitelemiştir. Bu nitelemenin yerindeliği, soyut bir polemik düzeyinde değil, Parlamento’nun belgelenmiş tarihsel davranış kalıbı üzerinden sınanabilir.
Kurumsallaşmış Tek Yanlılık: Avrupa Parlamentosu’nun Tarihsel Çizgisi
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik tutumu, zaman zaman sertleşen bir eleştirellik değil, istikrarlı biçimde olumsuzlaşan ve giderek kurumsallaşan bir çizgidir. Bu çizgi, münferit beyanlarla değil, art arda gelen ve her seferinde eşiği yükselten kararlarla sabittir. Kasım 2016’da Parlamento, müzakerelerin dondurulması çağrısını 479’a karşı 37 oyla benimsemişti. Temmuz 2017’de bu çağrı, müzakerelerin resmen askıya alınması talebine dönüştü. Mart 2019’da ise Parlamento, askıya almayı doğrudan tavsiye eden bir kararı 370’e karşı 109 oyla kabul etti. Bu üç karar, bir tepkiler dizisi değil, tek yönlü ve geri dönüşsüz biçimde tırmanan bir iradenin tescilidir.
Bu irade, sembolik düzeyle de sınırlı kalmamış, Parlamento’nun elindeki tek bağlayıcı araç olan bütçe yetkisiyle maddi bir yaptırıma dönüşmüştür. 2018’de katılım öncesi yardım fonlarından (IPA) önemli bir kesinti yapılmış, Ekim 2018’de 70 milyon avro iptal edilmiş, 2019 bütçesinde ise Türkiye’ye ayrılan IPA II fonları 146,7 milyon avro azaltılmıştır. Böylece Parlamento, hem söylem hem de kaynak düzeyinde Türkiye aleyhine bir baskı mekanizmasını sistemli biçimde işletmiştir.
Bu kalıbın tek yanlılığı, yalnızca Türk kaynaklarının değil, bağımsız akademik çalışmaların da tespit ettiği bir olgudur. VoteWatch Europe oylama verilerine dayanan bir inceleme, Avrupa Parlamentosu’nun zamanla Türkiye üyeliğinin güçlü bir savunucusu konumundan, katılım kapısını fiilen kapatan tek AB kurumu konumuna evrildiğini ortaya koymaktadır. Burada altı çizilmesi gereken kritik nokta şudur: Konsey ve Komisyon –yani AB’nin yürütme sorumluluğu taşıyan organları– hiçbir zaman müzakereleri resmen sonlandırmamışken, kapıyı kapatma rolünü münhasıran üstlenen kurum Parlamento olmuştur. Bu, Parlamento’nun değerlendirmelerinin AB’nin bütünsel iradesini değil, belirli siyasi grupların ideolojik konumunu yansıttığının yapısal kanıtıdır.
2025 Raporu: Bireyselleştirilmenin Yeni Eşiği
2025 Raporu, bu tarihsel çizginin niteliksel bir sıçramasını temsil etmektedir. Önceki metinlerde yaptırım çağrısı soyut biçimde dile getirilmiş ve hiçbir hükümet üyesi ismen anılmamıştı. Bu son raporda ise Parlamento, AB Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ı, AB Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi çerçevesinde –AB’deki varlıkların dondurulması dâhil– önlemleri değerlendirmeye çağırmakta ve görevdeki Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı Akın Gürlek’i açıkça hedef göstermektedir. Bu adım, yargı bağımsızlığını göz ardı eden siyasi nitelikli bir müdahale girişimidir.
Raporun ideolojik karakteri, eklenen diğer başlıklarda da görünür hâle gelmektedir. Metin, yıllardır gündeminde olmayan laiklik vurgusunu yeniden öne çıkarmakta, Kıbrıs’ta iki devletli çözüm perspektifine açıkça karşı çıkmakta ve Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda Rusya yaptırımlarına katılmamasını bir eksiklik olarak kodlamaktadır. Bu başlıkların ortak noktası, Türkiye’nin egemen tercihlerini –yargı süreçleri, dış politika özerkliği, bölgesel güvenlik doktrini– birer uyumsuzluk olarak çerçevelemesidir. Oysa bunların her biri, bir aday ülkenin değil, bağımsız bir devletin meşru karar alanına aittir.
Ankara’nın Konumu: Egemenlik, Yargı ve Stratejik Gerçeklik
Türkiye’nin itirazının merkezinde, devam eden hukuki süreçlere ilişkin değerlendirmelerin yargıya doğrudan müdahale teşkil ettiği tezi yer almaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığı, Türk yargısının devlet egemenliğinin temel sacayaklarından biri olduğunu ve hiçbir uluslararası kurumun, dış aktörün veya siyasi çevrenin müdahalesine açık olmadığını vurgulamıştır. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Büyükelçi Akif Çağatay Kılıç ise raporun dengeli ve nesnel bir değerlendirmeden çok yerleşik önyargıların ve siyasi reflekslerin etkisinde kaldığını belirtmiştir. Kılıç ayrıca bağımsız yargının yürüttüğü süreçlere yönelik mesnetsiz yorumların Parlamento’nun güvenilirliğini zedelediğini ifade etmiştir.
Bu konum, salt bir savunma refleksi olarak değil, tutarlı bir egemenlik doktrini olarak okunmalıdır. Bir aday ülkeden değerler ve standartlar alanında uyum beklemek ile o ülkenin yürüyen yargı süreçlerine bireysel yaptırım tehdidiyle müdahale etmek arasında niteliksel bir fark vardır. İlki müzakerenin doğasında bulunan bir koşulluluktur. İkincisi ise egemen yetki alanına yönelik bir tasarruf girişimidir. Türkiye’nin reddi, tam da bu ikinci kategoriye –yani siyasi araçsallaştırmaya– yöneliktir.
Değerlendirme: Performatif Egemenlik ve Stratejik Asimetri
Bu son raporun asıl anlamı, içeriğinden çok, ortaya koyduğu yapısal paradokstadır. Avrupa Parlamentosu, hukuken hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir araçla, sahip olmadığı bir gücü icra ediyormuş gibi davranmaktadır. Herhangi bir yaptırımın hayata geçmesi Konsey’de 27 üye devletin oybirliğini gerektirir ve Türkiye’nin bilhassa Avrupa güvenlik mimarisindeki stratejik konumu ve önemi göz önüne alındığında böyle bir oybirliği gerçekçi değildir. Bu durumu “performatif egemenlik” olarak adlandırmak mümkündür. Parlamento, sonuç doğurma kapasitesinden yoksun olduğu bir alanda, sembolik bir sertlikle siyasi tatmin üretmektedir. Bireyselleştirilmiş yaptırım dili, bu performansın en uç biçimidir.
Bu performatif yapının ardında, AB’nin kendi içindeki bir işbölümü yatmaktadır. Parlamento, AB’nin sözde normatif vicdanı rolünü üstlenmekte ancak bu rolü, hiçbir yürütme sorumluluğu ya da stratejik maliyet taşımadan oynamaktadır. Konsey ve Komisyon, göç yönetiminden enerji güvenliğine, savunma sanayisinden Karadeniz istikrarına uzanan dosyalarda Türkiye ile çalışmak zorunda olduğu için pragmatik kalmak durumundayken, Parlamento, bu maliyetlerden muaf olduğu için sahte ahlakçılığı bedelsiz bir şekilde sürdürebilmektedir.
Buradan, gözden kaçırılan kritik bir sonuç çıkmaktadır. Parlamento’nun bireyselleştirilmiş stratejisi, kendi kendini zayıflatan bir mantığa sahiptir. Yapısal bir görüş ayrılığını kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma dönüştürmek, gelecekteki müzakere alanını bilhassa Konsey noktasında daraltmaktadır. Böylelikle rapor, Türkiye üzerindeki AB kaldıracını artırmamakta, aksine Parlamento’nun manevra alanını törpülemektedir. Raporda katılım ekseninin zemin kaybettiği, buna karşılık göç, güvenlik, gümrük birliği ve savunma alanlarındaki işlevsel ortaklığın vazgeçilmez olduğu ortaya konmaktadır. Söylem ile gerçeklik arasındaki bu asimetri, bir zafiyet değil, Türkiye’nin elindeki yapısal bir avantajdır.
Türkiye’nin Parlamento’nun sembolik dilini sürdürmekten ziyade, diplomatik enerjisini ve siyasi mesaisini yürütme sorumluluğu taşıyan kurumlara yöneltme seçeneği öne çıkmaktadır. Böylelikle Konsey, Komisyon ve üye devletler nezdinde, gümrük birliğinin güncellenmesi, vize sürecindeki tıkanıklığın aşılması ve güvenlik-savunma diyaloğunun derinleştirilmesi gibi somut hususlara odaklanılması öncelikli bir tercih olarak öne çıkabilir. En nihayetinde 2025 Raporu, Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasının değil, Avrupa Parlamentosu’nun stratejik bir gerçeklikten uzak olduğunun belgesidir.

