İklim politikası günümüzde salt bir çevre meselesi olmaktan çıkarak ticaret gerilimleri, sanayi stratejileri ve büyük güç rekabetinin kesiştiği bir alana dönüşmüştür. Rio’dan Paris’e uzanan süreçte uzlaşı ve müzakere temelinde kurulan çok taraflı iklim rejimi bu nedenle giderek tek taraflı düzenleyici araçlarla karşı karşıya gelmektedir.
Bu dönüşümün merkezinde ise iklim liderliğini normatif bir söylemden düzenleyici bir programa taşıyan Avrupa Birliği (AB) bulunmaktadır. 2019 tarihli Avrupa Yeşil Mutabakatı, iklim politikasını Birliğin büyüme, sanayi ve dış politika stratejilerinin merkezine yerleştirerek onu zaman içerisinde bir dış etki aracına dönüştürmüştür. Bu aracın en somut örneği 1 Ocak 2026’da uygulama dönemine giren Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’dır (SKDM). Bu mekanizma, ithal ürünlere AB Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) fiyatına endeksli bir karbon bedeli uygulayarak Birliğin iç iklim standardını fiilen bir ticaret ve dış politika aracı haline getirmektedir.
Bu analizin temel argümanı, SKDM’nin oluşturduğu asıl sorunun ekonomik maliyeti değil çok taraflı rejimle kurduğu ilişkinin belirsizliği olmasıdır. Mekanizma, meşruiyetini Paris Anlaşması’ndan alırken kapsamı ve uygulama ölçütleri tümüyle AB’nin kendi kurumsal süreçlerinde belirlenmektedir. Türkiye bu belirsizliğin sonuçlarının en açık şekilde gözlemlendiği örneklerden biridir. Mevcut kapsamda sınırlı düzeyde etkilenmesine rağmen kapsamın genişletilmesi halinde etkilenme düzeyi en yüksek ticaret ortağı konumuna gelmektedir. Bu kapsamda Antalya’da toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31) Belém’de kurulan ticaret diyalogları aracılığıyla kapsam ölçütleri ve ortak metodolojiyi çok taraflı bir zemine taşıyabilecek kurumsal imkanı sunması açısından önem kazanmaktadır.

