ABD ve İsrail ile İran arasında 28 Şubat 2026’da başlayan savaş küresel ekonomide belirsizlikleri artırmaktadır. Savaşın bölgesel yayılma riski olmakla birlikte Türkiye başarılı diplomatik ilişkileri sayesinde doğrudan askeri bir etkiden uzak görünmektedir. Öte yandan savaşın küresel ekonomiyi etkilemesi ise kaçınılmazdır. Küresel ticaret, enerji piyasaları ve finansal piyasalar üzerinden işleyen ekonomik aktarım mekanizmaları, bölgesel çatışmaların etkilerini hızla makroekonomik dengelere yayabilmektedir.
Bu çerçevede çatışmanın küresel ekonomik sonuçlarını sağlıklı biçimde analiz edebilmek için savaşın süresi ve kapsamı kritik belirleyiciler olarak öne çıkmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump ilk açıklamalarında operasyonun başlangıçta dört ila beş haftalık bir zaman dilimini kapsayacak şekilde planlandığını fakat sahadaki gelişmelere bağlı olarak bu sürenin uzayabileceğini ifade etmiştir. Bu durum enerji fiyatları, küresel risk iştahı, sermaye hareketleri ve ticaret akımları gibi makroekonomik göstergeler açısından belirsizlik alanının genişlemesine yol açmaktadır. Bu noktada Hürmüz Boğazı’nın ne kadar süre kapalı kalacağı da belirleyici olacaktır. Dolayısıyla mevcut savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki muhtemel etkileri de ancak çeşitli senaryolar ve varsayımlar odağında değerlendirilebilmektedir.
Makroekonomik Dengeler Açısından Savaş
Savaşın sürdüğü konjonktürde küresel jeopolitik risklerin arttığı ve finansal piyasalarda oynaklığın belirgin şekilde yükseldiği bir ortamda, Türkiye ekonomisinin sahip olduğu bazı yapısal avantajlar dikkat çekmektedir. Öncelikle kamu maliyesi göstergeleri incelendiğinde, merkezi yönetim bütçe açığının milli gelire oranının yaklaşık yüzde 3 seviyesinin altında seyretmesi, mali disiplinin önemli bir göstergesidir. Asrın felaketi olarak nitelenen 6 Şubat depremleri sonrasında yüzde 5’i aşan bütçe açığı daha sonra düşüş göstermesine rağmen halen Türkiye için ek bir mali alan oluşturmaktadır. Bununla birlikte kamu ve özel sektör toplam borçluluk oranlarının birçok ekonomiyle karşılaştırıldığında görece düşük seviyelerde bulunması ise makroekonomik kırılganlıkların sınırlı kalmasına katkı sağlamaktadır. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verileri kullanılarak yapılan değerlendirmelere göre Türkiye için milli gelirin yüzde 92’si civarında seyreden toplam borç oranı AB, Çin ve Avro Bölgesi’ndeki milli gelirlerin üç katından fazladır. Bu görünüm ise küresel talep daralması veya finansal koşullarda sıkılaşma gibi dışsal şoklar karşısında belirli ölçüde karşı döngüsel bir politika alanı sunmaktadır.
Finansal sektör tarafında ise 2001 krizinin ardından güçlenen bankacılık sisteminin; sermaye yeterliliği, yüksek likidite tamponları ve oldukça ihtiyatlı düzenleyici çerçeve sayesinde dayanıklı bir görünüm sergilediği görülmektedir. Bu noktada ABD’de süren Halkbank davasının olumlu sonuçlanma ihtimalinin belirginleşmesi de Türkiye açısından küresel finans sisteminde etkin rolün devamı açısından önemli bir gelişmedir. Bu görünümle uyumlu biçimde Türkiye’nin ülke riskini yansıtan CDS’lerde gözlenen gerileme eğilimi de uluslararası yatırımcı algısında görece bir iyileşmeye işaret etmektedir. Para politikası cephesinde ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından uygulanan sıkı duruş, finansal istikrar açısından önemli bir çıpa oluşturmaktadır. Göreli yüksek seyreden politika faizleri dış şoklar karşısında Türk lirasının istikrarını destekleyen bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Bunun yanında küresel altın fiyatlarında yaşanan yükselişin ve yoğun swap işlemlerinin sona erdirilmesinin katkısıyla rezerv kompozisyonunun güçlenmesi dış finansman koşullarındaki oynaklığa karşı bir güvenlik marjı sağlamaktadır. Sonuç olarak küresel altın fiyatlarındaki artış yalnızca risk göstergesi değil aynı zamanda rezervler açısından destekleyici bir unsur da oluşturabilmektedir.
Son yıllarda Türkiye’nin üretim ve ihracat yapısında gözlemlenen değişikliğin de olumlu etkileri bulunmaktadır. Yüksek ve orta yüksek teknoloji ürünlerinin toplam ihracat içerisindeki payında gözlenen artış katma değer üretme kapasitesinin kademeli biçimde yükseldiğine işaret etmektedir. Özellikle savunma sanayii alanında elde edilen teknolojik ilerleme ve ihracat performansı hem cari denge hem de stratejik üretim kapasitesi açılarından önemli bir etki oluşturmaktadır. Bu alandaki mevcut durum hem güvenlik açısından destekleyici olmuş hem de 10 milyar doları aşan hacim küresel ölçekte savunma sanayii liderlerinden biri olma olanağı tanımıştır. Buna ek olarak sanayi üretiminde enerji yoğunluğunun azalması ve yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliş enerji fiyatlarındaki küresel dalgalanmaların makroekonomik dengeler üzerindeki etkisini kısmen azaltabilecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin 2000 yılında 0,192 tep/bin 2015$ olan birincil enerji yoğunluğu 2024’te 0,125 tep/bin 2015$ düzeyine gerilemiştir. Dünya ortalamasından daha düşük olduğu kabul edilen bu oran, kıt bir kaynak olan enerjinin Türkiye’de giderek daha verimli kullanıldığını göstermektedir. Bununla birlikte 2002’de yüzde 25 civarında olan yenilebilir enerjinin elektrik üretimindeki payı günümüzde yüzde 50’lere yaklaşmaktadır. Bu noktada su, güneş ve rüzgar gibi dışa bağlı olmayan kaynaklar önem arz etmektedir.
Yeni Denklemler, Yeni Riskler
Enerji ve dış denge açısından bakıldığında ise Türkiye ekonomisinin bazı kırılganlıkları dikkat çekmektedir. Son yıllarda petrol ve doğal gaz alanında yeni yerli kaynakların bulunması ile enerji arzının çeşitlendirilmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının artması ve enerji verimliliğinde ilerlemeler görülmektedir. Bu gelişmelerin sonucu olarak ithalat bağımlılığı kademeli olarak gerilemiş olsa da Türkiye halen önemli ölçüde dış enerji kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Bunun yanında petrol ve doğal gaz sadece enerji üretiminde değil başta sanayi ve tarım alanları olmak üzere üretimde de temel girdi konumdadır. Dolayısıyla enerji fiyatlarında yaşanabilecek kalıcı bir artış üretim maliyetleri üzerinden hızla fiyat geçişkenliği oluşturabilmektedir. Özellikle mevcut savaşın enerji arzı bakımından kritik bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, küresel petrol ve doğal gaz piyasaları açısından belirleyici bir risk unsuru oluşturmaktadır. Bu boğazdan günlük küresel petrol ticaretinin dörtte biri geçmektedir. Hürmüz Boğazı doğal gaz ticareti için de benzer bir öneme sahiptir. Bu nedenle bölgedeki gerilimin uzaması veya boğazdaki geçişlerin devam etmemesi durumunda enerji fiyatlarının uzun süre yüksek seviyelerde kalması ihtimali bulunmaktadır. Bölge temel olarak Çin üretimi için kritik olsa da Çin’deki maliyet artışları küresel büyümeyi de olumsuz etkileyecektir.
Makroekonomik dengeler açısından bir diğer kırılganlık ise enflasyon dinamikleri için söz konusudur. Türkiye, enflasyonla mücadele açısından kritik bir dönemeçte bulunmaktadır. Para politikasındaki sıkı duruş ve talep koşullarındaki dengelenme sayesinde enflasyon beklentilerinde kademeli bir iyileşme sürmekle birlikte enerji fiyatlarında yaşanabilecek güçlü bir artış maliyet kanalı üzerinden dezenflasyon sürecini zorlaştırabilecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Mevcut yüksek reel faizler de para politikasının manevra alanını daraltmaktadır. Petrol fiyatlarının birkaç ay boyunca yüksek seviyelerde kalması durumunda hem üretim maliyetleri hem de ulaştırma ve enerji fiyatları üzerinden enflasyonist baskıların yeniden güçlenmesi mümkündür. Bu durumda enflasyonun düşüş patikasına ilişkin beklentiler zayıflayabilir ve fiyatlama davranışlarında katılık yeniden artabilir.
Dış denge açısından bakıldığında da benzer bir durum söz konusudur. Küresel enerji fiyatlarının yükseldiği bir senaryoda Türkiye’nin 47 milyar dolar civarındaki net enerji ithalat faturasının artması dış ticaret açığı üzerinde ilave bir baskı oluşturacaktır. Bu durumda yüzde 1,5-2 düzeyinde seyretmesi beklenen cari açığın milli gelire oranı yüzde 3 düzeyini aşabilir. Böyle bir tabloda dış finansman tarafı daha kritik hale gelecektir. Küresel risk iştahındaki azalma neticesinde sermaye girişlerinin yavaşlaması ve yerli tasarruf sahipleri arasında artabilecek dolarizasyon eğilimi de cari açığın finansmanını zorlaştırabilir. Öte yandan jeopolitik gelişmeler yalnızca riskleri değil aynı zamanda bazı fırsat alanlarını da ortaya çıkarabilir. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği ve lojistik maliyetlerinin arttığı bir dönemde Türkiye’nin coğrafi konumu ve sanayi altyapısı, ülkemizi alternatif bir lojistik ve üretim merkezi haline getirme potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin hayata geçebilmesi büyük ölçüde savaşın süresine ve bölgesel güvenlik ortamının nasıl şekilleneceğine bağlıdır. Bu noktada başta arz şoku oluşturan savaşın küresel talebi ve büyümeyi de baskılayabileceği unutulmamalıdır.
Bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin jeostratejik konumu, üretim esnekliği ve güçlenen finansal yapısı sayesinde artan küresel belirsizlik ortamında görece dayanıklı bir ekonomik çerçeveye sahip olduğu söylenebilir. Ancak savaşın uzadığı senaryoda daha derin ekonomik zararların yaşanabileceğinin de altı çizilmelidir.

