ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da Irak Başbakanı Zeydi ile görüştü
ABD Başkanı Donald Trump, resmi temaslarda bulunmak üzere başkent Washington'u ziyaret eden Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ile Beyaz Saray'da bir araya geldi. (AA)

ABD-Irak İlişkilerinde Yeni Dönem: İkili İlişkilerden Bölgesel Stratejiye

Irak hem İran'ın Levant'a uzanan kara koridorunun en önemli geçiş noktası hem de Körfez ile Doğu Akdeniz arasında kurulabilecek yeni enerji ve ticaret hatlarının vazgeçilmez halkası konumunda. Bu nedenle Washington açısından Bağdat'ın yönü yalnızca Irak'ın iç siyasetiyle ilgili bir mesele değil, Orta Doğu'nun gelecekteki güç dengeleri açısından da belirleyici önem taşıyor.
Paylaş:

Irak’ın yeni Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Temmuz 2026 tarihinde ABD’yi ziyaret ederek Başkan Donald Trump ile bir araya geldi. Ziyaretin hem Irak hem ABD hem de bölgesel denklem açısından birçok dinamiği bir arada barındırdığı muhakkak. Irak, 2003’te ABD’nin işgalini yaşayan bir ülke olmasının yanı sıra, küresel siyasi gündemin odak noktası olan Orta Doğu’nun merkez ülkesi konumunda. Daha da ötesinde uluslararası çatışma dinamiklerinin en sıcak şekilde yaşandığı ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşının da tam merkezinde yer alıyor. Nitekim Şubat 2026’da başlatılan İran’a yönelik savaşın ne yöne gideceğine dair belirsizliğin gölgesinde Orta Doğu’da oluşan yeni güç dengesi, sadece Tahran’ın askeri kapasitesini değil bölgedeki nüfuz mücadelesinin aksını değiştiriyor. Söz konusu aks değişiminin temel geçiş coğrafyasının üzerinde konumlanan Irak’ın pozisyonu da belirleyici unsurlardan biri haline dönüşüyor. Bu noktada Zeydi’nin ziyareti iki ülke arasındaki rutin diplomatik temasların ötesinde, Irak’ın stratejik yönelimine ilişkin mesajlar taşıyor.

ABD açısından ziyaret, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmayı hedefleyen yeni stratejinin ilk büyük siyasi sınavı niteliğindeyken, Irak açısından son dönemde “denge siyaseti” üzerine inşa edilen dış politikanın sürdürülebilir olup olmadığının testi olacak. Zira İran savaşı sonrasında giderek sertleşen bölgesel rekabet alanı, Irak’a güvenlik ve ekonomi alanlarında daha rasyonel tercihler yapma zorunluluğunu hatırlatıyor. Bu nedenle Trump ile Zeydi arasındaki görüşme, Washingron’ın Irak politikasında askeri angajmandan ekonomik nüfuza geçişi temsil ederken, Bağdat’ın da İran merkezli denklemden daha dengeli bir bölgesel pozisyon arayışına girmek dışında seçeneğinin olmadığı sinyalleri olarak değerlendirilebilir. Buradan hareketle Zeydi’nin ziyaretini çok boyut bir düzlemde incelemek gerekiyor.

Ziyaretin zamanlaması ve mesajlar

Ziyaret zamanlama açısından pek çok dinamiği içinde barındırıyor. Öncelikle ziyaret tarihi olarak, Irak açısından yeni bir dönemle özdeşleşen bir günün, yani Irak’ın “Hür Subaylar Hareketi” darbesiyle krallıktan cumhuriyet rejimine geçişin tarihi olan 14 Temmuz 1958’in yıl dönümünün seçilmesi dikkat çekici. Böylece Zeydi’nin yeni bir döneme geçildiği mesajını vermeye çalıştığını söylenebilir. Bununla birlikte Zeydi’nin ilk yurt dışı ziyaretini ABD’ye yapması da Irak için yeni dönemin Washington yönetimi ile birlikte şekilleneceğinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Zira ziyaretin ABD ve İran arasındaki mutabakatın imzalanması sonrasında, ABD’nin İran’a yönelik yeniden saldırılara başladığı bir dönemde gerçekleşmesi de Zeydi açısından cesur bir adım olduğu gibi net bir duruşun göstergesi olarak okunabilir.

Zeydi’nin bu ziyaretle hem ABD-İran çatışmasından bağımsız hareket ettiği hem de İran’a saldırılara rağmen ABD ile ilişkiyi sürdürmeye kararlı olduğu izlenimini verdiği görülüyor. Bu da Zeydi’nin, selefleri Mustafa el-Kazımi ve Muhammed Şiya es-Sudani’nin dış politikada dengeli bir tutum izleyen yaklaşımlarını devam ettirdiğini gösteriyor. Zeydi’nin iç siyaset açısından olduğu kadar İran’ın bölgesel etki kapasitesini zayıflatacak adımları başlatarak ABD’yi ziyaret etmesi de ziyaret öncesinde ABD’ye verilen bir mesaj niteliğinde. Zira Zeydi cesur bir çıkışla önce devlet dışında elinde silah bulunan grupların, ki büyük bölümü Şii milis gruplar, silahları bırakması yönünde bir süreç başlatırken, ardından belki de Saddam Hüseyin’in devrilmesi sonrası en büyük ve geniş çaplı olarak tanımlanan yolsuzluk operasyonunu yürütüyor. Her iki adım da ABD’nin Irak’tan öncelikli beklentileri ile örtüşüyor. Bu beklentiler aslında bir anlamda ABD’nin İran’ın etki kapasitesini sınırlandırma politikasının bir ürünü. Zeydi’nin de ziyaret öncesi bu adımları atmasını, ABD’ye “beklentilerin karşılanıyor” mesajı olarak okumak mümkün.

Washington’ın tercihleri değişiyor

ABD’nin bölge tasavvurunda son dönemlerde bir dönüşüm söz konusu. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Irak politikasının, seleflerinden belirgin biçimde ayrışacağı yönünde ipuçları veriyor. George W. Bush döneminde askeri müdahaleyle başlayan, Barack Obama döneminde çekilmeyle devam eden ve Joe Biden döneminde daha çok güvenlik ekseninde sürdürülen Irak yaklaşımı, yeni dönemde belirgin biçimde ekonomik ve jeopolitik gerçekliği önceliklendiriyor. Nitekim Zeydi ile ortak basın toplantısında 2003’teki Irak işgaline başından beri karşı çıktığını söyleyen Trump, “Yanlış ülkeye saldırdılar ve büyük hasara yol açtılar” ifadeleriyle Bush yönetiminin Irak politikasını doğrudan eleştirdi. Bu söylem geçmişe dönük bir siyasi mesaj olmanın yanında aynı zamanda Washington’ın bundan sonraki Irak stratejisine dair de önemli ip uçları veriyor. 

ABD’nin son dönemde bölge genelinde uygulamaya koyduğu geniş stratejik dönüşüm, Irak, Türkiye, Suriye ve Körfez’i de kapsayan yeni bir bölgesel mimarinin parçası olarak şekilleniyor ve Irak bu mimarinin merkez ülkesi olarak konumlanıyor. Zira ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevinin yanı sıra Irak Özel Temsilciliğini üstlenmesi bir tesadüf değil. Hatta Trump’ın Zeydi ile görüşmede “Bu adam Irak’ın ötesinde, Orta Doğu’da büyük bir lider olacak. Etkisi tüm Orta Doğu’ya yayılacak. Sözlerimi unutmayın, ne yaptığımı biliyordum” açıklaması da Zeydi’nin Irak’ta başbakanlığına verilen desteği ve ABD’nin Orta Doğu politikasında Irak’ın konumunu göstermesi açısından önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Zira Trump’ın Zeydi heyetini resmi programın dışında öğle yemeğine davet etmesi ve iki lider arasında kamuoyuna yansıyan samimi görüntüler, ABD’nin yeni Irak yönetimine güven göstergesi olarak yorumlanıyor.

Kasım 2025 seçimlerinin ardından aylarca hükümet kurulamaması, eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin adaylığı üzerindeki Amerikan vetosu ve Şii Koordinasyon Çerçevesi içerisindeki görüş ayrılıkları sonunda uzlaşı adayı olarak ortaya çıkan Zeydi, Irak siyasetinde alışılmış başbakan profilinden önemli ölçüde ayrılıyor. İş dünyasından gelen, daha önce herhangi bir siyasi görev üstlenmemiş olan Zeydi, Washington tarafından eski siyasi elitlerden farklı bir aktör olarak görülüyor. Göreve gelir gelmez Trump’ın kendisini telefonla araması, ardından Özel Temsilci Tom Barrack’ın Bağdat’a giderek Zeydi ile bir araya gelmesi ve kısa süre içerisinde Beyaz Saray davetinin gelmesi, Trump yönetiminin Zeydi’ye verdiği önemi açık biçimde ortaya koydu.

Siyasi geçmişten ziyade iş dünyasındaki deneyimiyle öne çıkan Zeydi, kendisini bürokrasiyi azaltmayı, yatırım çekmeyi ve ekonomik kalkınmayı önceliklendirmeyi hedefleyen pragmatik bir lider olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu profil, anlaşma yapmayı önceleyen ve dış politikayı büyük ölçüde ekonomik çıkarlar üzerinden şekillendiren Trump yönetimiyle aynı anlayış zemininde buluşuyor. Ancak Washington’ın desteği, Zeydi’nin hareket alanının geniş olduğu anlamına gelmiyor. Aksine yeni başbakanın, göreve gelmesini sağlayan siyasi koalisyonun önemli bölümünün İran’a yakın aktörlerden oluştuğu gerçeği denklemi oldukça karmaşıklaştırıyor.

Bu noktada ABD’nin Irak’ta net bir strateji değişikliğine gittiği görülüyor. Zeydi’nin Trump ile yaptığı görüşmede “ABD-Irak ilişkileri askeri boyuttan ekonomik ortaklığa evriliyor” açıklaması dikkat çekici. Nitekim Zeydi, Irak’taki tüm ABD askerlerinin 30 Eylül 2026 itibariyle ülkeden tamamen çıkacağını da açıkladı. Böylece Zeydi üzerindeki güvenlik baskısını hafifletmeye ve Şii milis grupların “bahane” olarak gösterdiği ABD askerleri, 2003'te Irak’ı işgal ederek Saddam Hüseyin rejimini devirdi ancak geçen yıllar içerisinde milyarlarca dolarlık askeri harcamaya rağmen ülkeyi istikrara kavuşturamadı. Daha da önemlisi, Washington’ın askeri olarak en güçlü olduğu dönemde İran, Irak’taki siyasi, ekonomik ve güvenlik ağlarını sistematik biçimde genişleterek etkisini artırdı. Bugün Amerikan karar alıcıları arasında giderek güçlenen kanaat, askeri üstünlüğün tek başına siyasi nüfuz üretmeye yetmediği yönünde.

Bölgesel mimaride enerji iş birliği ön planda

Trump’ın “artık orada orduya ihtiyacımız olduğunu düşünmüyoruz. Petrol şirketleri Irak’a geliyor” sözleri, askeri varlık ve güvenlikçi tutumun yerini ekonomik ortaklığın alacağı yeni yaklaşımı ortaya koyuyor. Nitekim Trump yönetimi açısından Irak artık yalnızca IŞİD’le mücadele edilen bir güvenlik sahası ve İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılacağı alan değil, aynı zamanda Amerikan şirketlerinin yeniden güçlü biçimde yatırım yapacağı ve Körfez-Akdeniz eksenindeki ekonomik entegrasyonun hayati merkezlerinden biri olarak okunuyor. Trump açısından Irak’taki Amerikan askerlerinin sayısından çok, Amerikan enerji şirketlerinin imzalayacağı anlaşmalar daha fazla önem arz ediyor. Nitekim Zeydi’nin ziyareti sırasında Irak ile ABD’nin kamu ve özel sektör kuruluşları arasında petrol, enerji, teknoloji, finans, tarım, eğitim ve ilaç başta olmak üzere çeşitli alanlarda 48 anlaşma, mutabakat zaptı ve ortaklık deklarasyonu imzalandı. Bu yaklaşım aslında daha önce Tom Barack’ın dikkat çektiği, Basra Körfezi, Akdeniz, Karadeniz ve Hazar havzasını Irak-Suriye-Türkiye üzerinden enerji, ulaştırma ve altyapı hatlarıyla birbirine bağlamayı öngören “Dört Deniz Girişimi” projesinin de temelini oluşturuyor. Yani ABD açısından Irak sadece Irak değil. ABD için Irak artık geniş bir bölgesel denklemin temel noktası.

ABD/İsrail-İran savaşında Hürmüz Boğazı’ndaki kilitlenme sadece Körfez ülkeleri açısından değil, dünya enerji açısından alternatif girişimlerin hızlandırılması gerçeğini de ortaya koydu. ABD’nin saldırı dahil tüm müdahalelerine rağmen, Hürmüz’deki geçiş rejimindeki düzenin sağlanamaması, yeni rotalara ilişkin adımları çabuklaştırdığı görülüyor. Nitekim Irak Petrol Bakanlığı mayıs ayında ülkenin Hürmüz üzerinden gerçekleştirdiği petrol ihracatının, savaş öncesindeki aylık yaklaşık 93 milyon varilden nisan ayında 10 milyon varile düştüğünü açıklamıştı. Bu nedenle Irak hükümeti kuzey koridorunu acilen genişletme kararı aldı. Kabinenin onayladığı plana göre IKBY ve Kerkük sahalarından Türkiye’ye uzanan boru hattındaki sevkiyatın günlük yaklaşık 220 bin varilden 770 bin varile çıkarılması hedefleniyor. Planın yaklaşık iki buçuk aylık hızlandırılmış bir takvimle uygulanması öngörülüyor. Bunun için de Irak’tan heyetler Türkiye’yi ziyaret ederken, Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da Irak’ta görüşmelerde bulundu. Öte yandan, Irak ayrıca yalnızca Türkiye hattına yönelmiyor. Kabine, Suriye ile Basra petrolünün Baniyas ve Tartus limanları üzerinden taşınması ve depolanması konusunda anlaşma yapılmasına da yetki verdi. Bu karar, Irak’ın kuzey ve batı yönünde çoklu ihracat seçenekleri oluşturmaya çalıştığını gösteriyor. Irak kabinesinin aldığı bu kararlar aynı zamanda “Dört Deniz Girişimi”nin de en önemli parçaları haline geliyor. Bu nedenle Irak’ın aldığı karar yalnızca “ihracatı geçici olarak başka yere yönlendirme” kararı değil. Aynı zamanda ülkenin petrol coğrafyasını yeniden düzenleme adımları. Zira “Dört Deniz Girişimi”nde Irak sadece petrol üreten ülke olarak konumlanmıyor. Güneyde Basra Körfezi, kuzeyde Türkiye ve Karadeniz bağlantısı, batıda Suriye ve Akdeniz bağlantısı olmak üzere üç farklı coğrafi alanı birbirine bağlayabilecek merkez ülke konumunda.

Bu noktada Zeydi’nin özel olarak ABD’nin petrol üretim merkezi olarak bilinen ve ülke petrolünün neredeyse yüzde 45’inin üretildiği Texas’a ziyaret etmesi dikkat çekici. Irak’ın başta Chevron olmak üzere ABD’li enerji şirketleri ile yeni anlaşmalar yapması söz konusu. Chevron; Los Angeles merkezli TI Capital ve Suriye-Katarlı Al-Khayyat ile konsorsiyum oluşturmayı planlıyor. Görüşülen proje iki ana hattan oluşuyor: Güney Irak’taki petrol sahalarından başlayarak Kerkük yakınlarına uzanacak yeni bir kuzey hattı ve Kerkük’ten Suriye üzerinden batıya ilerleyerek Baniyas Limanı’na ulaşacak ikinci hat. Bu güzergâhta eski Kerkük-Baniyas boru hattının bazı bölümlerinden yararlanılması değerlendiriliyor. Alternatif bir senaryoda ise Basra’dan kuzeye uzanması planlanan hattın Hadise’de ayrılarak Suriye, Türkiye veya Ürdün’e yönelmesi düşünülüyor. Böylece Irak, petrolünü Ceyhan, Baniyas veya Akabe gibi farklı limanlara çıkarabilecek.

Chevron ayrıca, ABD yaptırımları nedeniyle Rus şirket Lukoil’in işletemediği Batı Kurna-2 sahasını devralmak Nasıriye petrol sahasının işletmek için Irak’la görüşmeler yapıyor. Öte yandan Irak hükümeti de devlet şirketi Basra Petrol Şirketine, Houston merkezli mühendislik şirketi KBR ile ihracat hatları konusunda çalışma yetkisi verdi. Ayrıca Texas merkezli HKN Energy, Irak’taki Hemrin sahasının geliştirilmesi için de anlaşmaya vardı. Ancak bu gelişmeler Suriye’den de bağımsız değil. Chevron, Suriye’nin ilk açık deniz petrol sahasını araştırmak için Power International Holding ile mutabakat imzaladı. ConocoPhillips, Suriye’nin yeni yönetimiyle mevcut doğal gaz sahalarını geliştirmek üzere sözleşme yaptı. HKN Energy, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rümeylan sahalarını işletmeye başladı. Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde haziran ayında Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin’in Suriye ziyaretinin tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Nitekim Zeydi’nin ABD ziyaretinde Irak ile Suriye arasındaki ham petrol boru hattının yeniden inşasını ve faaliyete geçmesini öngören bir anlaşma imzaladı.

Türkiye’nin bu noktada rolünün oldukça etkili olacağı tahmin edilebilir. Zira Türkiye, ABD’den bağımsız olarak bölgesel sahiplenme ve bağlantısallık perspektifi ile Irak ve Suriye arasındaki normalleşmenin sağlanması için diplomatik ve siyasi adımların atılması konusunda teşvik edici bir tutum benimsemiş durumda. Bu durum ABD ve Türkiye’nin politikalarını da uyumlu hale getiriyor. Halihazırda ABD ve Türkiye arasındaki ilişkilerde yakalanan olumlu ivme, Irak ve Suriye eksenli bölgesel iş birliği çabalarını güçlendirebilecek bir dinamik oluşturuyor. Nitekim Irak Başbakanı Zeydi’nin ABD ziyaretinden sonra Türkiye’yi ziyaret edeceğini açıklaması, Türkiye’nin bölgedeki yeni mimarideki yerini ve Irak açısından taşıdığı önemi gösteriyor.

Kırmızı çizgiler: Silahların tasfiyesi ve İran nüfuzu

Beyaz Saray’daki olumlu atmosfer ve son dönemdeki gelişmelere rağmen önümüzdeki sürecin Irak açısından kolay geçeceği anlamına gelmiyor. Zira Trump’ın Zeydi’den beklentilerinin başında İran destekli milis grupların tasfiyesi, Amerikan yatırımlarının güvence altına alınması ve Irak’ın İran’a olan ekonomik bağımlılığının azaltılması gibi aşılması kolay olmayan engeller bulunuyor. Washington’daki görüşmenin kamuoyuna yansıyan kısmında enerji yatırımları ve ekonomik iş birliği ön plana çıksa da kapalı kapılar ardındaki asıl gündemin güvenlik olduğu tahmin edilebilir. Trump yönetimi, Zeydi’nin başarısını, imzalayacağı ticari anlaşmalardan çok silahlı yapıların kontrolünü sağlayıp sağlayamayacağı üzerinden değerlendirilecek. ABD açısından temel mesele, Irak’ın İran’ın bölgesel nüfuzunun en önemli taşıyıcısı olmaktan çıkarılması ve bunun ilk adımı ise devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren milis grupların tasfiye edilmesidir.

Trump yönetiminin Zeydi’den beklentileri esasen İran’a bağlı milislerin silahsızlandırılması, Irak’ın enerji alanındaki İran bağımlılığının azaltılması ve Amerikan şirketleri için güvenli yatırım ortamının oluşturulması gibi üç temel başlık altında toplanıyor. Washington bu üç başlığı birbirinden bağımsız değerlendirmiyor, aksine aynı stratejinin tamamlayıcı unsurları olarak görüyor.

Trump yönetiminin Irak dosyasında en fazla önem verdiği konu, Şii milis grupların çatı yapılanması Haşdi Şabi bünyesinde faaliyet gösteren ve İran’la yakın ilişki içerisindeki silahlı grupların geleceği. Washington’a göre bu yapılar yalnızca Irak devletinin egemenliğini zayıflatmıyor aynı zamanda İran’ın bölgesel stratejisinin en etkili araçlarından biri olarak faaliyet gösteriyor. Özellikle son yıllarda Amerikan diplomatik misyonlarına, askeri tesislerine ve Batılı enerji şirketlerine yönelik saldırılar, Washington’ın bu konudaki yaklaşımını daha da sertleştirdi. İran savaşı sırasında Irak’ın kuzeyi ve güneyindeki enerji sahalarının hedef alınması, ABD açısından güvenlik ile ekonomi arasındaki ilişkinin ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha gösterdi.

Bu nedenle silahların devlet kontrolüne geçmesi, Amerikan şirketlerinin daha rahat yatırım yapabilmesinin de ön şartı olarak görülüyor. Ayrıca ABD, devlet dışı silahlı aktörlerin etkisinin azalmasının, İran’ın ülkedeki siyasi ve ekonomik nüfuzunu da zamanla zayıflatacağını ve Irak’ın hem bölgesiyle hem de Batı’yla entegrasyonunu hızlandıracağına inanıyor. Ancak Irak’ın son yirmi yıllık siyasi tecrübesinin, ülkedeki İran etkisinin sadece silahlı gruplardan ibaret olmadığını gösterdiğini not etmek gerekiyor.

İran’ın Irak’taki kurduğu nüfuz ağı çok geniş ve çok derin. Bugün Irak’ta kamu ihalelerinden enerji ticaretine, bankacılık sisteminden sınır ticaretine kadar uzanan geniş bir ekonomik ağ bulunuyor. Siyasi partiler, bürokratik yapı, yerel yönetimler ve ticari ilişkiler de bu ağın önemli parçalarını oluşturuyor. Dolayısıyla yalnızca silahların toplanması, İran’ın yıllara sâri oluşturduğu siyasi ve ekonomik etkiyi ortadan kaldırmaya yetmeyecek. Nitekim Washington’ın da son dönemde söylemini değiştirmesi bu gerçeğin kabul edilmeye başlandığına işaret ediyor. Mesele artık sadece milislerin dağıtılması değil, Irak devletinin karar alma mekanizmalarını dış etkilerden arındırılması olmalı. Bu nedenle Trump yönetiminin Bağdat’tan beklediği reformlar, güvenlik alanıyla sınırlı değil. Bağdat-Erbil arasındaki uyum, devlet kurumsallaşması ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi, yatırım ortamının iyileştirilmesi, finans sisteminin uluslararası standartlara uyumlu hale getirilmesi ve yabancı sermayenin önündeki bürokratik engellerin kaldırılması gibi esasa ilişkin önceliklere odaklanıyor.

Mayıs ayında göreve gelen Zeydi’nin hükümet programında devletin silah üzerindeki tekeline özel vurgu yapılması, seleflerinden farklı bir öncelik sıralamasına işaret ediyor. Ekonomik kalkınma kadar hukukun üstünlüğü ve devlet otoritesinin yeniden tesisi de programın merkezine yerleştirildi. Özellikle popüler Şii lider Mukteda es-Sadr’ın milis gücü Seraya es-Selam’ın silahları devlete teslim edeceğini açıklaması ardından İran’a yakın milis güçleri Asaib Ehl’il Hak ve Kataib İmam Ali’nin devletle koordinasyon içerisinde silah bırakmaya hazır olduklarını duyurmaları, Zeydi’nin yürüttüğü temasların ilk somut sonucu olarak değerlendirilebilir. Hükümet, 30 Eylül tarihini silahların devlete tesli’m edilmesi için hedef olarak belirledi. Aynı tarihin ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak’taki görev süresinin sona ereceği takvimle örtüşmesi ise tesadüf değil. Bağdat, Amerikan askerlerinin çekilmesi öncesinde güvenlik boşluğu oluşmayacağı mesajını vermeye çalışıyor. Ancak silah bırakmaya olumlu yaklaşan grupların yanında, özellikle İran Devrim Muhafızları'yla daha yakın çalışan Kataib Hizbullah ve Hareket en-Nuceba gibi daha ideolojik yapılar, silahların “direnişin kutsal emaneti” olduğunu savunarak herhangi bir tasfiye sürecine sıcak bakmadıklarını açık biçimde ortaya koyuyor. Bu da Zeydi’nin önündeki en büyük sınamanın henüz başlamadığını gösteriyor.

Washington’ın yakından izlediği ikinci alan ise yolsuzlukla mücadele. Irak’ta hükümetlerin en büyük meşruiyet krizlerinden biri, devlet kaynaklarının siyasi paylaşım sistemi içinde erimesi oldu. Muhasasa sistemi yalnızca siyasi temsil mekanizmasını değil, kamu kaynaklarının dağılımını da belirleyen temel yapı haline geldi. Zeydi bu tabloyu değiştireceği vaadiyle göreve geldi. Haziran sonunda gerçekleştirilen ve aralarında siyasetçilerin ile üst düzey kamu görevlilerinin de bulunduğu onlarca kişinin gözaltına alındığı yolsuzluk operasyonu, yeni hükümetin en dikkat çekici ilk adımlarından biri oldu. Operasyonun kapsamı şimdilik sınırlı kalsa da yıllardır dokunulmayan bazı isimlere uzanması nedeniyle sembolik önem taşıyor. Ancak Irak’ta yolsuzluk yalnızca bireysel bir suç değil siyasi sistemin işleyiş biçimiyle doğrudan bağlantılı yapısal bir sorun. Dolayısıyla birkaç operasyonun tek başına sistemi dönüştürmesini beklemek sorunun hafife almak anlamına gelir. Tam bu noktada Irak yönetimi ekonomik toparlanma ve uluslararası sermayeyi çekebilmek için aynı reformlara ihtiyaç duyuyor. Ancak bu reformların hayata geçirilmesi, Zeydi’yi iktidara taşıyan siyasi koalisyonun çıkarlarıyla çatışma potansiyeli taşıyor.

İlişkilerin geleceği

Irak hem İran’ın Levant’a uzanan kara koridorunun en önemli geçiş noktası hem de Körfez ile Doğu Akdeniz arasında kurulabilecek yeni enerji ve ticaret hatlarının vazgeçilmez halkası konumunda. Bu nedenle Washington açısından Bağdat'ın yönü yalnızca Irak’ın iç siyasetiyle ilgili bir mesele değil, Orta Doğu’nun gelecekteki güç dengeleri açısından da belirleyici önem taşıyor. Trump yönetiminin Irak’a yönelik yaklaşımı, askeri angajmandan ekonomik ortaklığa; güvenlik merkezli politikadan yatırım ve enerji odaklı nüfuz stratejisine doğru evriliyor.

Öte yandan İran, son savaşta önemli askeri kayıplar vermiş olsa da Irak’taki siyasi ve toplumsal etkisini büyük ölçüde koruyor. Hamaney’in Necef ve Kerbela’daki cenaze törenindeki görüntüler bu etkinin somut göstergesi oldu. Üstelik savaş sonrasında Tahran’ın Irak’ı kendi ulusal güvenliğinin vazgeçilmez tampon bölgesi olarak görme eğilimi daha da güçlenmiş durumda. Bu durum, Zeydi’nin Washington’da verdiği reform sözlerini Bağdat’ta uygulamasını son derece zorlaştırıyor.

Nitekim Trump-Zeydi görüşmesinden yalnızca birkaç gün önce Irak'ta İran’ın dini lideri Ali Hamaney için düzenlenen cenaze törenlerine çok sayıda Şii, Sünni, Kürt ve Hristiyan siyasetçinin katılması dikkat çekiciydi. Zeydi’nin de Necef’teki törenlerde yer alması, İran’ın Irak’ın siyasi ve toplumsal dokusundaki etkisinin hâlen güçlü olduğunu gösterdi. Buna ek olarak, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin son aylarda Bağdat’a gerçekleştirdiği temaslar da Tahran’ın Irak üzerindeki nüfuzunu koruma kararlılığını ortaya koyuyor. İran, Irak’taki müttefiklerini yalnızca askeri bir güç olarak değil, bölgesel caydırıcılık stratejisinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor.

Bu tablo, Zeydi’nin karşı karşıya olduğu temel ikilemi de ortaya koyuyor. Bir tarafta ekonomik kalkınma, uluslararası yatırım ve Washington'ın desteği; diğer tarafta ise İran’la iç içe geçmiş siyasi dengeler, güvenlik yapıları ve toplumsal ilişkiler bulunuyor. Dolayısıyla yeni başbakanın önündeki mesele, Washington ile Tahran arasında klasik anlamda bir denge kurmaktan çok daha karmaşık. Irak’ın egemenliğini güçlendirecek reformları hayata geçirirken ülkeyi yeni bir vekâlet rekabetinin sahasına dönüştürmemesi gerekiyor.

Bu süreçte Zeydi’nin hem Washington'ın desteğini sürdürebilmek için milislerin silahsızlandırılması, yolsuzlukla mücadele ve ekonomik reformlar konusunda somut adımlar atması hem de kendisini iktidara taşıyan siyasi koalisyonun hassas dengelerini koruması gerekiyor. İran'la doğrudan bir çatışma alanı oluşturmadan devlet otoritesini güçlendirebilmesi, önümüzdeki dönemin en kritik sınavı olacak.

Sonuç olarak ABD-Irak ilişkilerinin geleceği yalnızca Beyaz Saray ile Bağdat arasındaki diplomatik temaslara bağlı olmayacak. Sürecin başarısı; Zeydi’nin reformları uygulama kapasitesine, Trump yönetiminin bu dönüşüme göstereceği siyasi sabra, İran’ın vereceği tepkiye ve Irak’taki siyasi aktörlerin değişime ne ölçüde alan açacağına bağlı olacak. Washington'da açılan yeni sayfanın kalıcı bir stratejik ortaklığa dönüşüp dönüşmeyeceği de bu değişkenlerin kesiştiği noktada belirlenecek. Irak ise uzun yıllardır ilk kez yalnızca büyük güçlerin rekabet sahası değil, aynı zamanda şekillenmekte olan yeni bölgesel düzenin yönünü belirleyebilecek başlıca aktörlerden biri olma potansiyeli taşıyor. Bu potansiyeli Türkiye ve Suriye gibi komşu ülkelerle bölgesel ittifak ve iş birliği üzerinden şekillendirebilirse, başarı şansı daha yüksek olacak gibi görünüyor. Mevcut ortam Irak’a bu imkânı sunuyor. Esas mesele Irak’ın bu imkânı değerlendirme iradesine sahip olup olmadığı. İşte tam da bu noktada Irak’ın iç politikada vereceği sınav son derece belirleyici olacak.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR