Irak güvenlik güçleri, ABD ve koalisyon güçlerinin ülkeden çekilmesini kutladı
Irak güvenlik güçleri, ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin ülkeden çekilmesi dolayısıyla başkent Bağdat'ta kutlama düzenledi. Kutlamalar kapsamında Irak güvenlik güçleri, başkent sokaklarında araçlarıyla geçit yaptı. (AA)

ABD Askerlerinin Çekilmesi Sonrası Irak’ta Yeni Güvenlik Mimarisi Mümkün mü?

Amerikan askerlerinin Irak'tan ayrılması Washington'ın Irak denkleminden çıkması anlamına gelmiyor. Hatta ABD'nin Irak üzerindeki etkisinin uzun süredir askeri varlığın çok ötesinde araçlar üzerinden şekillendiğini söylemek mümkün.
Paylaş:

2003’te Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi, ülkenin ulusal güvenliğinin Washington hesaba katılmadan düşünülemeyecek kadar ABD’ye bağlı hale gelmesine sebep oldu. Aradan geçen 23 yıl içerisinde ABD’nin Irak’taki askeri varlığının büyüklüğü, niteliği ve hukuki zemini defalarca değişirken Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesi de hemen her dönemde Irak siyasetinin temel tartışma konularından biri oldu.

Ancak 30 Eylül 2026 daha önceki çekilme tarihlerinden farklı bir anlam taşıyor. ABD 2011’de ana askeri kuvvetlerini Irak’tan çıkarmış, DEAŞ’ın yükselişinin ardından 2014’te yeniden dönmüş, 2021’de muharip görevini sona erdirmiş ve 2024’te DEAŞ’a Karşı Uluslararası Koalisyon misyonunu bitirme kararı almıştı. Buna rağmen Amerikan askeri varlığı farklı biçimlerde devam etti. 30 Eylül’de ise Irak’taki son Amerikan askerlerinin de ülkeden ayrılmasıyla mevcut askeri konuşlanma sona erdi.

2021’de askerlerin görevi, 2024’te Koalisyon misyonunun niteliği değişirken 2026’da ise ilk kez Irak’taki Amerikan askeri konuşlanmasının kendisi ortadan kalkıyor. Ancak bu tarihi, Washington’ın Irak dosyasını kapattığı gün olarak değerlendirmek için henüz erken. Bu nedenle 30 Eylül’ün ne anlama geldiğini anlayabilmek için 2011, 2021 ve 2024’teki çekilme süreçleri arasındaki farkları doğru okumak gerekiyor. Aynı dönemde ülkedeki diğer silahlı yapıların statüsüne ilişkin yaşanan gelişmeler, Irak’ın güvenlik mimarisinde daha geniş bir dönüşüme işaret ediyor.

ABD’nin Irak’taki Varlığı Nasıl Şekillendi?

ABD 2003’te Irak’ı işgal ettikten sonra ülkenin hemen her bölgesinde askeri üs ve birlikler oluşturdu. Öyle ki resmi rakamlara göre Kasım 2009’da Amerikan kuvvetlerinin Irak’ta 281 üssü ve askeri tesisi bulunuyordu. ABD’nin Irak’taki askeri varlığı, çatışmaların en yoğun olduğu 2007’de 170 binin üzerine çıktı. Ancak Washington ile Bağdat arasında Kasım 2008’de imzalanan güvenlik anlaşması, Amerikan askerlerinin 31 Aralık 2011’e kadar Irak topraklarından tamamen çekilmesini öngörüyordu. Bu takvim doğrultusunda ana Amerikan kuvvetleri Aralık 2011’de Irak’tan ayrıldı.

Fakat Irak’ın güvenlik koşulları kısa süre içerisinde yeniden değişti. Suriye iç savaşının meydana getirdiği boşluk, Irak’taki siyasi ve güvenlik sorunları ve DEAŞ’ın 2014’te Musul’u ele geçirmesi, Washington’ın yalnızca üç yıl sonra yeniden Irak’a dönmesine neden oldu. Amerikan askerleri bu kez DEAŞ’a Karşı Uluslararası Koalisyon kapsamında ve Irak hükümetinin talebi üzerine ülkeye yerleşti.

Bununla birlikte 2014 sonrasında kurulan askeri yapı, 2003 işgalinin ilk yıllarındaki geniş çaplı Amerikan konuşlanmasının tekrarı değildi. ABD, Irak’ın farklı bölgelerine yayılan daha sınırlı ancak DEAŞ’la mücadele açısından kritik öneme sahip 9 kritik askeri noktada varlığını gösterdi. Erbil Uluslararası Havalimanı ve Harir Hava Üssü, Kerkük’teki K1, Musul yakınlarındaki Kayyara, Enbar’daki Ayn el-Esad ve Habaniyye, Salahaddin’deki Beled hava üsleri ile Bağdat çevresindeki Taci ve Victory üsleri bu askeri coğrafyanın temel noktalarını oluşturdu.

Burada bu 9 noktanın tamamının ABD tarafından sıfırdan kurulmuş üsler olmadığını belirtmek gerekiyor. Bunların önemli bir bölümü Irak’a ait mevcut askeri tesislerdi ve ABD ile Koalisyon güçleri tarafından eğitim, danışmanlık, hava desteği, istihbarat ve DEAŞ karşıtı operasyonların koordinasyonu amacıyla kullanıldı. Nitekim ABD ve Irak’ın 2021’de yayımladığı ortak açıklamada da Amerikan ve Koalisyon personellerinin bulunduğu üslerin Irak üsleri olduğu ve yabancı askeri personelin ülkede Irak hükümetinin davetiyle bulunduğu özellikle vurgulandı.

Bu dönemde Ayn el-Esad ve Erbil başta olmak üzere söz konusu askeri noktalar, DEAŞ’ın toprak hakimiyetinin sona erdirilmesi ve Irak güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılmasında önemli rol oynadı. Ancak DEAŞ terör örgütünün 2017’de Irak’taki toprak hakimiyetini büyük ölçüde kaybetmesiyle birlikte Amerikan askeri varlığının gerekçesi ve kapsamı yeniden tartışılmaya başlandı.

Özellikle 2020, Amerikan ve Koalisyon askeri varlığının Irak içerisindeki coğrafyasının belirgin biçimde daraldığı yıl oldu. Koalisyon 26 Mart’ta Musul’un güneyindeki Kayyara Hava Üssü’nün kullandığı bölümünü Irak güvenlik güçlerine devretti. Üç gün sonra Kerkük’teki K1’den çıkıldı. Habbaniye yakınlarındaki Takaddum Hava Üssü’ndeki Koalisyon alanının kontrolü 4 Nisan’da Irak güçlerine bırakıldı. Temmuz’da Besmaya’daki askeri alanın devri tamamlanırken 23 Ağustos’ta Irak ordusunun eğitiminde uzun süre önemli rol oynayan Taci’deki Koalisyon varlığı da sona erdirildi.

Bu devirler aynı zamanda Irak’taki Amerikan askeri mevcudiyetinin niteliğinde meydana gelen değişimin de habercisiydi. Geniş bir üs ağı içerisinde dağılan kuvvetler yerine daha az sayıda stratejik noktada yoğunlaşan bir yapı ortaya çıktı. Amerikan askeri varlığı giderek Ayn el-Esad, Bağdat ve Erbil ekseninde toplanırken Irak güvenlik güçleri daha önce Koalisyonun kullandığı birçok tesiste doğrudan sorumluluk üstlenmeye başladı. Irak güvenlik güçlerinin kapasitesinin artmasıyla Washington da ülkedeki kuvvetlerini azaltmaya yöneldi ve Ocak 2021 itibarıyla Amerikan askerlerinin sayısı yaklaşık 2 bin 500’e indirildi.

Asıl kırılma ise aynı yılın ikinci yarısında yaşandı. Mustafa Kazımi hükümeti ile Joe Biden yönetimi arasında yürütülen stratejik diyalog kapsamında iki ülke, Amerikan askerlerinin Irak’taki muharip rolünün 31 Aralık 2021 itibarıyla sona erdirilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Buna göre ABD’nin Irak’taki askeri görevi eğitim, danışmanlık, destek ve istihbarat paylaşımı ekseninde yeniden tanımlandı.

Ancak 2021’de yaşanan gelişme fiziki bir çekilmeden çok görevin yeniden tanımlanmasıydı. Pentagon Aralık 2021’de yaklaşık 2 bin 500 Amerikan askerinin Irak’ta kalmaya devam ettiğini açıklarken ülkedeki askeri konuşlanmada önemli bir değişiklik olmadığını ve söz konusu düzenlemenin esas olarak bir “misyon değişikliği” anlamına geldiğini açık biçimde belirtti.

Dolayısıyla 2014’te DEAŞ tehdidi nedeniyle Irak’a yeniden dönen ABD, zaman içerisinde 9 ana askeri noktaya yayılan ancak 2003 sonrası işgal dönemine kıyasla daha sınırlı bir askeri yapı oluşturdu. 2021’e gelindiğinde ise bu yapı ortadan kalkmadı; Amerikan askerinin sahadaki rolü muharip görevden eğitim, danışmanlık ve destek görevine dönüştürüldü. Bu anlamıyla 2021’deki dönüşümü bir çekilmeden ziyade ABD’nin Irak’taki askeri mevcudiyetini yeniden tanımladığı ilk büyük kırılma olarak değerlendirmek yerinde olacaktır.

Ancak takip eden yıllarda bu modelin sürdürülebilirliği giderek daha fazla tartışılmaya başlandı. Bir taraftan DEAŞ’ın Irak’taki toprak hakimiyetinin sona ermesi ve Irak güvenlik güçlerinin operasyonel kapasitesinin artması Koalisyonun mevcut biçimiyle devam etmesinin gerekçelerini zayıflatırken diğer taraftan Amerikan askerlerinin ülkedeki varlığı İran’a yakın silahlı gruplar ile Washington arasındaki gerilimin merkezlerinden biri haline geldi. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze savaşının bölgeye yayılmasıyla Irak ve Suriye’deki Amerikan üslerine yönelik saldırılar arttı. Buna karşılık olarak ABD’nin Irak topraklarında gerçekleştirdiği saldırılar ise Bağdat’ta egemenlik tartışmasını yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Bu gelişmeler Muhammed Şiya Sudani hükümetini, Koalisyonun geleceğine ilişkin daha somut bir takvim talep etmeye yöneltti. Ocak 2024’te Bağdat, Koalisyonun Irak’taki görevinin sona erdirilmesi için resmi sürecin başlatılacağını açıklarken Washington da daha önce saldırıların durmasını şart koştuğu görüşmelere başlamayı kabul etti. Böylece mesele Amerikan askerlerinin bir anda ülkeden çıkarılmasından ziyade DEAŞ tehdidinin düzeyi, Irak güvenlik güçlerinin kapasitesi ve iki ülke arasında gelecekteki güvenlik ilişkisinin hangi zeminde sürdürüleceğinin birlikte değerlendirildiği bir sürece dönüştü.

Bu amaçla Ocak 2024’te ABD-Irak Yüksek Askeri Komisyonu çalışmalarına başladı. Komisyon dokuz ay boyunca DEAŞ tehdidinin mevcut seviyesini, Irak güvenlik güçlerinin ulaştığı kapasiteyi ve Koalisyonun Irak’taki askeri görevinden ikili güvenlik ilişkilerine geçişin koşullarını değerlendirdi. Nisan 2024’te Sudani’nin Washington ziyareti sırasında da bu çerçeve teyit edildi ve sürecin bir “ani çekilme” değil Koalisyon misyonunun kademeli olarak sona erdirilmesi ve ilişkinin ikili zemine taşınması şeklinde ilerleyeceği netleşti.

Sahadaki askeri varlık ise aynı takvim içerisinde giderek küçüldü. Ocak 2026’da Irak Savunma Bakanlığı, uzun yıllar Amerikan ve Koalisyon birliklerinin en önemli merkezlerinden biri olan Ayn el-Esad Hava Üssü’nün tam kontrolünün Irak ordusuna geçtiğini duyurdu. Böylece 2014 sonrası askeri konuşlanmanın en önemli halkalarından biri daha tasfiye edilmiş oldu.

30 Eylül’de kalan son Amerikan birliklerinin de Irak’taki üslerden ayrılmasıyla yaklaşık 12 yıldır DEAŞ’la mücadele çerçevesinde sürdürülen askeri konuşlanma sona erdi. Bu yönüyle 2026, önceki iki eşikten ayrılıyor. 2021’de görev, 2024’te askeri ilişkinin kurumsal çerçevesi değişmişti. Bu kez fiziki askeri konuşlanmanın kendisi de sona ermiş oldu. Ancak burada “ABD sonrası Irak” tanımına da ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.

ABD Sonrası Değil Amerikan Askeri Sonrası Irak

Amerikan askerlerinin Irak’tan ayrılması Washington’ın Irak denkleminden çıkması anlamına gelmiyor. Hatta ABD’nin Irak üzerindeki etkisinin uzun süredir askeri varlığın çok ötesinde araçlar üzerinden şekillendiğini söylemek mümkün. Bunun en belirgin örneklerinden biri Irak’ın petrol gelirlerinin yönetildiği finansal mekanizmadır. Irak petrolünden elde edilen gelirler, 2003 sonrası oluşturulan sistem çerçevesinde Irak Merkez Bankasının New York Federal Rezerv Bankasındaki hesabında tutulmaya devam ediyor. Petrol gelirlerinin Irak devlet bütçesinin yaklaşık yüzde 90’ını oluşturması söz konusu sistemi ekonomik bir mekanizmanın ötesine taşıyarak Washington’a Bağdat üzerinde önemli bir finansal etki alanı sağlıyor. ABD’nin İran’a para transferini engellemek amacıyla Irak bankalarına yönelik kısıtlamaları ve Irak’ın dolar sisteminde yaptığı değişiklikler de bu etkinin başka bir boyutunu oluşturuyor.

Bu noktada Amerikan askerlerinin ülkeden çıkışı ile Amerikan nüfuzunun ortadan kalkmasını birbirinden ayırmak gerekiyor. Washington’ın Irak’taki etkisinin bundan sonra enerji, finans, diplomasi, askeri teknoloji, silah tedariki ve istihbarat ilişkileri üzerinden devam etmesi beklenebilir.

Nitekim Koalisyon misyonunun sona ermesi sonrasında Irak’ın ABD ve diğer Koalisyon ülkeleriyle ilişkilerini ikili güvenlik ortaklıkları temelinde sürdürmesi planlanıyor. Irak makamları, kara operasyonlarının artık tamamen Irak kuvvetleri tarafından yürütüldüğünü belirtirken hava savunması, radar, askeri teknoloji ve uluslararası güvenlik iş birliği gibi alanlarda dış desteğin önemini koruduğunu ifade ediyor.

Bununla birlikte ABD’nin Irak’taki fiziki askeri varlığının sona ermesi Washington’ın Irak’a yönelik askeri erişim imkanını ortadan kaldırmıyor. ABD, Irak’ın çevresinde geniş bir üs, hava gücü ve lojistik altyapısını koruyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) Ağustos 2026’daki açıklamasına göre Ortadoğu genelinde 50 binden fazla Amerikan askeri farklı görevler kapsamında faaliyet gösteriyor. Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü, CENTCOM’un bölgesel hava operasyonlarının komuta kontrol altyapısının temel merkezlerinden biri olmayı sürdürürken üs bünyesinde 2026 başında bölgesel hava ve füze savunmasını koordine etmek amacıyla yeni bir operasyon merkezi oluşturuldu. Kuveyt’te Camp Arifjan ve Ali el-Salem Hava Üssü, Ürdün’de Muvaffak Salti/Al Azrak ve diğer askeri tesisler ile Suudi Arabistan’daki Prince Sultan Hava Üssü de Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki askeri ve lojistik faaliyetlerinde kullanılmaya devam ediyor. Dolayısıyla Amerikan askerlerinin Irak’tan çıkması, Washington’ın gerektiğinde Irak ve Suriye sahalarına hava gücü, istihbarat, lojistik ve diğer askeri imkanları aktarabileceği bölgesel altyapının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Dolayısıyla 30 Eylül sonrasında ortaya çıkacak tabloyu “ABD sonrası Irak”tan ziyade “Amerikan askeri sonrası Irak” olarak tanımlamak daha gerçekçi olabilir. Zira sona eren Amerikan nüfuzu değil bu nüfuzun en görünür ve tartışmalı araçlarından biri olan doğrudan askeri konuşlanmadır. Irak açısından daha önemli değişim ise kendi güvenlik sisteminin içinde yaşanıyor.

Irak’ın Güvenlik Çoğulluğu

2003 sonrasında Irak’ın güvenlik alanında ortaya çıkan temel sorunlardan biri tek bir devlet hiyerarşisi altında birleşmeyen çok sayıda silahlı yapının aynı sistem içerisinde varlık göstermesi oldu. Ancak bu yapıların tamamını aynı kategoriye yerleştirmek de doğru değil. Örneğin Peşmerge Irak’ın federal yapısı içerisinde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) resmi güvenlik gücü. Buradaki temel problem Peşmergenin varlığı değil güçlerin önemli bölümünün uzun yıllar Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ekseninde farklı komuta ilişkileri içerisinde faaliyet göstermesi.

Haşdi Şabi’nin hukuki durumu ise daha farklı. Irak Parlamentosu 2016’da kabul ettiği yasayla Haşdi Şabi’yi Irak Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası haline getirerek doğrudan silahlı kuvvetler başkomutanına bağladı. Aynı düzenleme Haşdi Şabi unsurlarının askeri mevzuata tabi olmasını ve siyasi-parti faaliyetlerinden ayrılmasını da öngörüyor.

Dolayısıyla Irak’taki güvenlik merkezileşmesini bütün silahlı yapıların “tasfiye”si şeklinde okumak doğru olmaz. Temel mesele bazı yapılarda kurumsal komuta birliğinin sağlanması, bazılarında devlet dışındaki askeri kapasitenin ortadan kaldırılması, bazılarında ise hukuken devlet sistemine dahil edilmiş olmasına rağmen fiilen bağımsız hareket eden güçlerin gerçek anlamda merkezi otoriteye bağlanması. Bu noktada hukuki entegrasyon ile fiili otonomi arasındaki ayrım önem kazanıyor.

Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi bu güvenlik dönüşümünün en önemli örneklerinden biri. KDP ile ilişkili 80 güçleri ile KYB ile ilişkili 70 güçlerinin tek kurumsal yapı altında toplanması, uzun yıllardır IKBY güvenlik sisteminin en önemli reform başlıklarından biriydi. Nitekim Peşmerge Bakanlığı 10 Eylül’de 70 ve 80 güçlerinin birleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması süreci tamamlanarak birliklerin tugaylar, tümenler ve iki bölge komutanlığından oluşan tek komuta kontrol düzenine geçirildiğini açıkladı.

Bu gelişme önemli bir aşama olmakla birlikte Peşmerge reformunun tamamlandığı sonucuna varmak için henüz erken. Zira resmi organizasyon şemasının değişmesi KDP ve KYB’nin askeri yapılar üzerindeki siyasi etkisinin aynı anda ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla yeni dönemin seyrini belirleyecek husus, komutan atamalarından bütçeye, lojistikten birliklerin sevk ve idaresine kadar kararların ne ölçüde Peşmerge Bakanlığı üzerinden alınacağı olacaktır.

Buradan hareketle bugün gelinen noktayı Peşmergenin “tamamen birleşmesi”nden ziyade parti temelli askeri yapıdan kurumsal güvenlik gücüne geçişte önemli bir eşik olarak değerlendirmek daha doğru. Nitekim Peşmerge reformundaki temel mesele kurulan kurumsal yapının sahadaki siyasi sadakat ilişkilerinin önüne geçip geçemeyeceği ve bu yapının Irak merkezi hükümeti ve güvenlik güçleri ile uyum ve koordinasyon halinde çalışıp çalışmayacağı olacak.

Irak güvenlik sistematiğindeki dönüşümün bir diğer önemli ayağı ise Türkiye-Irak hattında ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin 23 Eylül’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu marjında New York’ta yaptığı görüşmenin ardından yayımlanan ortak açıklama, Sincar ve Başika konularını aynı güvenlik denklemi içerisinde ele aldı. Taraflar Sincar’da Irak devlet otoritesinin bütünüyle tesis edilmesi ve “yasaklı yabancı silahlı unsurlar”ın varlığına son verilmesi konusunda anlaşırken Irak’ın bu yöndeki uygulamalarında sağlayacağı ilerlemeye paralel biçimde Türk kuvvetlerinin Başika-Zilkan yerleşkesini belirlenen mekanizma ve takvim doğrultusunda Irak merkezi hükümetine kademeli olarak devretmesi kararlaştırıldı.

Bu düzenleme sadece Türkiye’nin Irak’taki bir askeri yerleşkeden çıkışı olarak değerlendirilmemeli. Zira Sincar’da Irak devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi ile Başika’nın devrinin birbirine paralel şekilde ele alınması iki ülkenin güvenlik taleplerini aynı çerçevede buluşturuyor.

Ankara açısından öncelik PKK bağlantılı silahlı yapıların Irak topraklarındaki varlığının sona ermesi. Bağdat açısından ise Irak topraklarında kendi kontrolü dışında bulunan yabancı askeri varlığın azaltılması egemenlik meselesinin bir parçası. Ortaya çıkan formül de taraflardan birinin güvenlik kaygısının giderilmesini diğerinin egemenlik talebiyle eşleştiriyor. Bu nedenle Sincar-Başika düzenlemesini bir tür karşılıklı güvenlik egemenliği modeli olarak değerlendirmek mümkün.

Bu gelişmenin Türkiye’de yürütülen Terörsüz Türkiye süreciyle aynı döneme denk gelmesi de dikkat çekici. PKK’nın silahlı mücadelenin sona erdirilmesine yönelik süreci ve Türkiye’de Ağustos 2026’da kabul edilen yeni hukuki düzenleme, Irak’taki yapılanmanın geleceğini de gündeme taşıdı. Kabul edilen hukuki düzenleme, silah bırakan PKK mensuplarının dönüşü ve toplumsal hayata yeniden dahil edilmesine ilişkin hukuki çerçevenin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bu noktada Türkiye’de silahlı çatışmanın sona erdirilmesine yönelik oluşan atmosferin, Irak sahasındaki güvenlik sorunlarının siyasi ve kurumsal araçlarla ele alınmasını kolaylaştırdığı da söylenebilir.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da New York görüşmesinin ardından Sincar’da Irak hükümetinin hakimiyet kuracağını, bölgenin terörden arındırılmasının ardından yeni güvenlik düzeninin Irak makamlarıyla ele alındığını ve Başika’nın devrinin aynı görüşmelerde gündeme geldiğini açıkça ifade etti.

Dolayısıyla Terörsüz Türkiye sürecinin Irak açısından önemi sadece PKK mensuplarının silahsızlandırılması değil. Daha geniş anlamda Sincar başta olmak üzere merkezi otoritenin zayıf olduğu alanlarda Irak devletinin yeniden hakimiyet kurabilmesine imkan sağlayacak bir güvenlik normalleşmesine zemin oluşturması.

Öte yandan Irak’ın yeni güvenlik sistematiğinin en zor meselesini ise Şii silahlı gruplar oluşturuyor. Ancak Haşdi Şabi ile Tahran’a yakın bütün silahlı grupları aynı düzlemde değerlendirmemek gerekiyor. Haşdi Şabi hukuken Irak devletinin güvenlik sisteminin parçası. Lakin mevcut sorun, Haşdi Şabi bünyesinde veya onunla ilişkili bazı yapıların bu hukuki statüye rağmen kendi askeri karar mekanizmaları, ekonomik ağları ve dış bağlantılarını koruyabilmesi. Bu nedenle Bağdat açısından mesele Haşdi Şabi’nin varlığı değil devlet sistemi içerisindeki fiili otonominin sınırlandırılması.

Ali Zeydi hükümetinin silahların devlet kontrolüne alınmasına yönelik girişimlerinin karşılaştığı direnç de bu açıdan önemli. İran’la yakın ilişki içerisinde olduğu bilinen Ketaib Hizbullah, Hareket el-Nuceba, Ketaib Seyyid eş-Şuheda, Saraya Evliya el-Dam ve Ashab el-Kehf isimli beş güçlü silahlı grubun, hükümetin 30 Eylül’e kadar silah bırakma, örgütsel yapılarını feshetme ve devlet güvenlik kurumlarına entegre olma talebini reddettiği biliniyor. Ketaib Hizbullah ise Amerikan askerlerinin bir daha Irak’a dönmeyeceğine ilişkin güvence verilmesi ve Washington’ın Irak’ın siyasi ve ekonomik kararları üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılması gibi ilave şartlar ileri sürüyor.

Bağdat hükümeti sahadaki mevcut direncin ardından başlangıçtaki takvimi revize ederek süreci aşamalı hale getirdi. Zeydi, Eylül’de Birleşmiş Milletler’in 81. Genel Kurul Toplantısı için gittiği ABD’de bir gazeteye verdiği demeçte silahlı grupların tamamen devlet kontrolüne alınması için 30 Haziran 2027’nin yeni hedef olarak belirlendiği, ilk aşamada saldırıların 90 gün süreyle durdurulması ve ardından silahların devlet makamlarına devredilmesini öngören bir plan hazırlandığını dile getirdi. Bu noktada Eylül hedefinin dokuz ay ileriye taşınmasının yalnızca teknik bir takvim değişikliği olmadığını belirtmek mümkün. Zira bu durum Bağdat’ın silahlar üzerindeki devlet tekelini tesis etme girişiminin karşı karşıya bulunduğu siyasi ve askeri dirençlerin de göstergesi.

Bu şartlar, Amerikan askerlerinin çekilmesinin Şii silahlı gruplar dosyası açısından neden önemli olduğunu da ortaya koyuyor. Yıllardır Amerikan ve yabancı askeri varlıklar bazı gruplar açısından silahlı “direniş”in temel gerekçelerinden biri olarak kullanıldı. 30 Eylül sonrasında bu gerekçenin en önemli ayağı ortadan kalkmış olacak.

Ancak buradan Şii silahlı grupların otomatik olarak silah bırakacağı sonucu çıkarmak doğru olmayacak. Zira bu yapıların varlık nedeni sadece ABD askeri değil. Irak siyasetindeki etkileri, ekonomik kaynakları, toplumsal ağları ve İran’la ilişkileri yıllar içerisinde çok daha derin bir yapı oluşturdu. Söz konusu gruplar inşaat, gayrimenkul ve döviz piyasası gibi alanlarda da ekonomik çıkarlara sahip. Bu nedenle ABD’nin çekilmesi milisler sorununu çözmek yerine meselenin meşruiyet zeminini değiştiriyor. Yabancı askerler ülkedeyken tartışma “direnişin gerekliliği” üzerinden yürütülebiliyordu. Yabancı asker varlığının giderek azalmasıyla birlikte bundan sonraki tartışmanın odağı “Hukuken devlet güvenlik sisteminin içerisinde veya çevresinde bulunan silahlı yapıların devletin resmi komuta zinciri dışında karar alma hakkı olabilir mi?” sorusu üzerinden şekillenecek. Başka bir ifadeyle Irak’ın önündeki asıl soru artık yabancı askerlerin varlığından çok silahın kimin emrinde olacağı.

Diğer taraftan bu dönüşümün önündeki bir başka sınav ise DEAŞ. Irak güvenlik güçlerinin 2014’e kıyasla ulaştığı kapasitenin ABD’nin ülkeden çekilebilmesini mümkün kılan temel unsurlardan biri olduğu açık. Irak güvenlik güçleri artık Amerikan veya Koalisyon personellerinin doğrudan desteği olmaksızın hedef tespitinden operasyonun icrasına kadar belirli görevleri bağımsız biçimde yürütebiliyor. Ancak bunun DEAŞ dosyasının kapandığı anlamına geldiğini söylemek mümkün değil.

Nitekim Amerikan çekilmesinin tamamlanmasına yalnızca günler kala Kerkük’ün Altunköprü ilçesinde Irak Terörle Mücadele Servisi ile DEAŞ mensupları arasında çatışma yaşanması dikkat çekici oldu. Tek bir çatışmadan DEAŞ’ın yeniden yükselişe geçtiği sonucuna varmak doğru olmaz. Ancak mevcut durum bu terör örgütünün hücre yapılanmalarının tamamen ortadan kalkmadığını özellikle Suriye’deki güvenlik boşluğunun devam ettiği bir ortamda Irak açısından tehdidin sürdüğünü gösteriyor.

Asıl tartışılması gereken konu da Irak ordusunun DEAŞ mensuplarıyla çatışıp çatışamayacağı değil. Irak güvenlik güçleri kara operasyonlarını yürütme konusunda 2014’ten oldukça farklı bir kapasiteye ulaştı. Temel sorun, ABD ve Koalisyonun sağladığı ileri istihbarat, hava gözetleme, keşif, hedef tespiti ve bazı hava savunma kabiliyetlerinin ne ölçüde ikame edilebileceği.

Bu yüzden Iraklı güvenlik yetkililerinin, Amerikan askerinin çekilmesinin özellikle istihbarat ve hava gözetleme kapasitesi bakımından soru işaretleri oluşturduğuna dair açıklamaları da dikkat çekici. Zira Irak Ulusal Güvenlik Müsteşarı Kasım Araci’nin yeni dönemde güvenlik ve istihbarat alanlarında iş birliği, bilgi ve deneyim paylaşımı ile kapasite geliştirme çalışmalarının devam edeceğini belirterek ilişkilerin karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde sürdürüleceğini açıklaması bu anlamıyla Irak’ın tedirginliğini ortaya koyuyor.

IKBY Başbakanı Mesrur Barzani de çekilmeye daha çok bölgenin savunma kapasitesi açısından yaklaştı; Amerikan ve Koalisyon güçlerinin ayrılmasını özellikle IKBY’nin yeterli hava savunma imkanlarına sahip olmadığı bir dönemde ciddi bir güvenlik kaygısı olarak değerlendirdi. Bu açıklamalar Amerikan çekilmesine ilişkin Kürt yönetiminde ilkesel bir karşı çıkıştan ziyade DEAŞ tehdidinin yeniden güçlenmesi ve özellikle hava savunması, istihbarat ve gözetleme alanlarında ortaya çıkabilecek kapasite boşluğuna dair bir tedirginliğin hakim olduğunu gösteriyor.

Burada 2011 tecrübesi de unutulmamalı. ABD’nin ana kuvvetlerini Irak’tan çıkarmasından üç yıldan kısa bir süre sonra DEAŞ’ın Musul’u ele geçirmesi Washington’ın yeniden ülkeye dönmesine neden olmuştu. Bugünkü Irak 2014’teki Irak değil. Buna rağmen bu tarihsel deneyim Amerikan askeri seçeneğinin tamamen kapandığını söylemeyi zorlaştırıyor.

ABD’nin Irak’ta sürekli asker bulundurmaması ile gerektiğinde hava gücü, istihbarat, özel kuvvetler veya bölgedeki diğer askeri imkanlar üzerinden yeniden destek sağlayabilmesi birbirinden farklı konular. Bu nedenle DEAŞ’ın yeniden ciddi bir tehdit oluşturması veya daha geniş bölgesel gelişmelerin Irak güvenliğini doğrudan tehdit etmesi halinde Amerikan desteğinin yeniden gündeme gelmesi ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Bununla birlikte Amerikan askerlerinin çekilmesini yalnızca Irak ve özellikle IKBY açısından yeni bir güvenlik boşluğu oluşturacak bir gelişme olarak değerlendirmek de eksik kalabilir. Zira Amerikan askeri varlığı uzun yıllar Irak’ı ABD ile İran arasındaki bölgesel rekabetin doğrudan cephelerinden biri haline getiren unsurlardan biriydi. İran’a yakın Iraklı Şii silahlı gruplar Amerikan askerleri ve üslerini defalarca hedef alırken bu saldırıları ülkedeki yabancı askeri varlığa karşı “direniş” söylemiyle gerekçelendirdi. Irak’taki Amerikan kuvvetleri özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında Tahran bağlantılı grupların yoğun İHA ve roket saldırılarının hedefi olurken Washington’ın bu saldırılara Irak topraklarında gerçekleştirdiği karşı operasyonlar Bağdat’ı istemediği bir ABD-İran geriliminin içine çekti.

Bu açıdan 30 Eylül’de Amerikan askeri varlığının sona ermesi, Irak topraklarında vurulabilecek doğrudan bir Amerikan askeri hedefinin ortadan kalkması anlamına geldiği gibi İran bağlantılı grupların bu varlığı gerekçe göstererek saldırı düzenleyebileceği zemini de önemli ölçüde daraltabilir. Bu durum özellikle yıllardır Amerikan ve Koalisyon güçlerine ev sahipliği yapan IKBY açısından belirli bir güvenlik rahatlaması meydana getirme potansiyeli taşıyor.

Ancak aynı sonucu İran’ın IKBY’ye yönelik bütün askeri faaliyetleri açısından çıkarmak mümkün değil. Tahran’ın IKBY’ye yönelik saldırılarının gerekçesi yalnızca Amerikan askeri varlığı olmadı. İran geçmişte Erbil’de İsrail istihbaratına ait olduğunu ileri sürdüğü hedefleri ve Irak’ta bulunan İranlı Kürt muhalif grupları da füze ve İHA saldırılarının gerekçesi olarak gösterdi. 2026’daki bölgesel savaş sırasında IKBY yönetimi çatışmanın dışında kalmaya çalışmasına rağmen İran’ın ve İran bağlantılı unsurların saldırılarına maruz kalmaya devam etti. Peşmerge Bakanlığı da çekilmenin hemen öncesinde yaptığı açıklamada 2026’daki çatışmalar sırasında IKBY’ye binden fazla İHA ve balistik füzenin ulaştığını belirterek özellikle Amerikan çekilmesinin yerine alternatif bir hava savunma sisteminin oluşturulmamasından duyduğu kaygıyı dile getirdi.

Dolayısıyla Amerikan çekilmesinin IKBY ve Irak’ın geneli açısından çift yönlü güvenlik sonucu üretmesi mümkün. Bir tarafta ABD’nin sağladığı hava savunması, istihbarat, gözetleme ve caydırıcılık kapasitesinin azalmasından kaynaklanan yeni kırılganlıklar ortaya çıkarken diğer tarafta ise Irak’ın ABD ile İran arasındaki doğrudan askeri hesaplaşmanın sahalarından biri olmasına neden olan başlıca unsurlardan biri ortadan kalkıyor. Bu nedenle yeni dönemin Irak açısından yalnızca bir “güvenlik boşluğu” değil doğru yönetilebilmesi halinde ülkenin bölgesel vekalet çatışmalarından kısmen uzaklaşmasına imkan sağlayabilecek bir güvenlik normalleşmesi ihtimali taşıdığı da söylenebilir.

Sonuç

Belirtildiği üzere Irak’ta son dönemde ortaya çıkan tablo, ülkenin güvenlik sisteminin yeniden düzenlenmesi açısından önemli bir imkan alanı oluşturuyor. Ancak bunu şimdiden yeni ve tamamlanmış bir güvenlik mimarisi olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Peşmerge güçlerinin kurumsal olarak tek çatı altında toplanması önemli ancak yeni yapının KDP ve KYB’nin fiili askeri nüfuzunun önüne geçip geçmeyeceği henüz belli değil. Sincar’da Irak devletinin otoritesini tamamen tesis etmesine yönelik siyasi irade mevcut ancak belirleyici unsur sahadaki uygulama olacak. Başika-Zilkan’ın devri de Irak’ın Sincar’daki güvenlik uygulamalarında sağlayacağı ilerlemeyle bağlantılı bir takvime bağlanmış durumda. Şii silahlı grupların geleceği ise bütün bu denklemin en karmaşık parçası olmaya devam ediyor.

Nitekim Irak’ın güvenlik alanındaki sorununu tek tek Peşmerge, Haşdi Şabi, Sincar veya Amerikan askerleri üzerinden okumak meselenin bütününü görmeyi zorlaştırıyor. Bütün bu başlıkların kesiştiği nokta devlet kapasitesi. Irak devletinin Peşmergede gerçek bir komuta birliği oluşturulması ve merkezi hükümetle koordinasyonu, Haşdi Şabi içerisindeki bazı yapıların fiili otonomisini sınırlandırması ve Sincar’da devlet dışı silahlı yapılara ihtiyaç duymadan kendi güvenlik düzenini kurabilmesi gerekiyor. Bunun yanında Amerikan askerlerinin çekilmesiyle ortaya çıkabilecek istihbarat, hava savunması ve askeri teknoloji açığının da Bağdat’ın dış aktörlere yeni bir bağımlılık üretmeden nasıl karşılanacağı önem taşıyor.

Bu nedenle Irak’ta yeni güvenlik mimarisinin başarısı üç ayrı dosyanın aynı noktada buluşmasına bağlı: güvenlik güçlerinin gerçek anlamda merkezi bir komuta altında hareket etmesi, meşru güç kullanımının devlet kontrolünde tutulması ve Irak’ın kendi güvenliğini sağlayabilmek için dış aktörlere duyduğu ihtiyacın azaltılması.

Bunlardan herhangi birinin eksik kalması sistemin yeniden parçalanmasına yol açabilir. Komuta birliği sağlanamadığında siyasi partiler ve silahlı yapılar kendi güvenlik alanlarını korumaya devam edecektir. Devlet silah üzerindeki tekelini tesis edemezse hukuki entegrasyonun fiili kontrol üretmesi zor olacaktır. Daha da ötesinde Irak’ın gerekli askeri ve teknolojik kapasiteyi oluşturamaması durumunda yabancı aktörlerin güvenlik denklemindeki ağırlığının başka biçimlerde geri dönmesi ihtimalini göz ardı etmek mümkün değildir.

30 Eylül’ü tam da bu nedenle Irak açısından bir son olmaktan ziyade yeni bir sınavın başlangıcı şeklinde okumak yerinde olacak. Amerikan askerlerinin çekilmesi Bağdat’ın uzun yıllardır dile getirdiği egemenlik talebinin önemli bir bölümünü karşılıyor. Ancak egemenlik yabancı askerin ülkeden çıkmasıyla tamamlanan bir süreç değil. Irak’ın önündeki yeni dönemin temel sorusu da burada ortaya çıkıyor: Yabancı askerler çekilirken Bağdat, güvenlik alanındaki parçalı yapıyı gerçekten devlet merkezinde toplayabilecek mi? Amerikan askerlerinin çekilmesi sonrası Irak’ta yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilip edilemeyeceği büyük ölçüde bu soruya verilecek yanıtta saklı.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR