İsrail toplumu, 27 Ekim’de tarihinin en tartışmalı dönemlerinden birini geride bırakarak dört yılın ardından yeniden sandığa gidiyor. Yapısal sorunların derinleştiği, toplumsal muhalefetin görece pekiştiği bu zaman zarfında Tel Aviv için ortaya çıkan en büyük meydan okuma ise küresel alanda ortaya çıktı. Uzun yıllar boyunca Holokost mağduriyeti üzerinden meşruiyet devşiren ve bu yolla elde ettiği istisnai pozisyonla uluslararası sistemin sorgulanması imkânsız bir aktörü gibi hareket eden Siyonist yönetim, 7 Ekim 2023 sonrası gelişmelerin ardından küresel çapta büyük bir muhalefetle karşı karşıya kalmaya başladı. Aksa Tufanı Operasyonu ile yaşanan epistemolojik kırılma, Tel Aviv’in söylem üstünlüğünü gözle görülür şekilde kaybetmesine ve uluslararası alandaki meşruiyetinin hiç olmadığı kadar sarsılmasına yol açtı. İsrail’in yıllara sair çabalarla ürettiği imajın neredeyse tüm dünyada radikal bir şekilde değişmesi ve geniş kitlelerin nefret duyduğu bir nesneye dönüşmesi, 27 Ekim’deki seçimleri İsrail vatandaşları için çok daha stratejik bir noktaya taşıdı. Bu seçimler, Knesset temsilcilerinin belirlenmesinden ziyade, İsrail’in teo-politik saiklerle hızlandırdığı agresif yayılmacı siyasetinin ne ölçüde devam ettireceğinin anlaşılması ve bunun üzerinden Yahudi toplumunun küresel alanda karşılaştığı ötekileştirmenin sona erip ermeyeceğiyle ilgili bir anlam taşımaktadır.
Tel Aviv’in kanıksatma stratejisiyle yerleşik hale getirdiği işgal, ihlal ve katliam siyasetine karşı küresel bir muhalefetin başlaması, İsrail iç siyasetinde hiç olmadığı kadar derin bir gerilim hattı oluşturdu. Dünya genelinde olumsuz yöne evirilen algının birinci derecede sorumlusunun Netanyahu olarak görülmesi, İsrail’deki muhaliflere önemli bir hareket alanı sağladı. Ayrıca Netanyahu ve aile bireylerinin geçmiş yıllardan kalan yolsuzluk davaları nedeniyle sürekli gündeme gelmesi ve Netanyahu yönetiminin 7 Ekim sürecinde ciddi zafiyet gösterdiği ve hatalar yaptığı gerekçesiyle mütemadiyen eleştirilmesi, Yahudi toplumunda açığa çıkan gerilimi derinleştiren bir başka saikti. Buna rağmen, Binyamin Netanyahu’nun şahsına yönelik oluşan geniş bir muhalif cephenin ana akım temsilcilerinin, Yahudi kutsal metinlerinin vazettiği düzen tasavvurunu gerçekleştirme idealiyle mevcut hükümetin soykırım ve istila siyasetine karşı çıkamaması, seçim sürecinde benzer nitelikte Filistin ve bölge projeksiyonlarının aktörlerce sunulmasını beraberinde getirdi.
Seçim yarışında öne çıkan isimlerin, Netanyahu hükümetinin mevcut saldırganlığına karşı ilkesel muhalefetten ziyade yöntemsel itirazlarda bulunması; bu aktörlerin ülkenin siyasal geleneğini dönüştürecek yeni bir paradigma arayışına girmekten ziyade devletin temel sabitelerini koruma refleksiyle seçmen konsolidasyonunu sağlamaya çalıştıkları görülmektedir. Seçim gününe yaklaşırken sonuçlara dair yapılan öngörülerde, alternatif bir ismin hükümet kurabilecek çoğunluğa erişememesi ve vatandaşlar nezdinde kaybettiği itibar ile kötü yönetim siciline rağmen Netanyahu’nun denge belirleyici aktör konumunu hala muhafaza etmesi, diğer siyasal aktörlerin yukarıda zikredilen gerilim hattının oluşturduğu kısır döngüden kurtulamamasından kaynaklanmaktadır.
ABD yönetiminin desteğini de alarak elini güçlendirmeye çalışan Netanyahu, karşısında bulunan Gadi Eisenkot öncülüğündeki bloğun seçimlerde avantaj elde etmesini engellemeye çalışmaktadır. Arap partilerinin kayda değer bir oy potansiyeli bulunmasına rağmen bunu kurucu bir siyasal akılla oyun değiştirici bir aşamaya taşıyamamaları, Tel Aviv’in on yıllardır koruduğu statükonun sürekliliğine imkân tanımaktadır. Özellikle son haftalarda Netanyahu’nun en güçlü rakibi olarak kabul edilen Eisenkot’un Doğu Kudüs’ün statüsü ve Hamas’a dair yaptığı açıklamalar, bir taraftan Siyonist siyasal pratiklerin devam ettirileceğini gösterirken diğer taraftan da sahadaki durumu normalleştirmek için Arap partileriyle olası bir koalisyon ihtimalini zayıflatmaktadır. Bu tablonun yarattığı kırılganlığı lehine çevirmek isteyen Netanyahu, sağ seçmeni motive eden açıklamaları ve hamleleriyle sürecin seyrini değiştirmek için büyük çaba sarf etmektedir.
İsrail’de Seçim Öncesi Genel Tablo
27 Ekim’de Knesset’in yeni üyelerinin belirleneceği seçimler öncesinde mevcut duruma bakıldığında, ana yarışın Netanyahu’nun Likud’u ile Eisenkot’un Yashar’ı arasında geçtiği görülmektedir. 2015-2019 yılları arasında İsrail’de Genel Kurmay Başkanlığı görevini yapan Eisenkot, askeri arka planı ile siyasetçi kimliğini birleştirmeye çalışarak Netanyahu karşısında en güçlü alternatif olmayı başardı. Netanyahu’nun yolsuzluklarla dolu siyasi geçmişi ve 7 Ekim sonrası İsrail’in küresel alanda yüzleştiği sorunlar nedeniyle Yahudi toplumunda gözle görülür bir öfkenin hissedilmesi, Eisenkot için önemli bir fırsat kapısı aralasa da sahadaki gelişmeler ve seçmen davranışlarında beklenen değişimin gözlemlenmemesi, Netanyahu karşıtı bloğun iktidara gelme şansını oldukça zorlaştırdı.
2019-2022 yılları arasında istikrarlı bir hükümetin kurulmasına yönelik gerekli mutabakat sağlanamaması, seçimlerin 5 kez tekrarlanmasına yol açmıştı. Bu durum, siyasal alandaki kırılganlığı artırdığı gibi aynı zamanda İsrail siyasetinin radikalleşmesini hızlandırdı. Yahudi siyasallığının öngördüğü düzenin gerçekleştirilmesi amacıyla İsrailli siyasetçilerin çoğunluğu, ordu ya da vatandaşlar eliyle yürütülen istila alanlarının genişletilmesine yönelik hamlelere açık destek verdi. Doğu Kudüs ve Gazze başta olmak üzere çok daha geniş alanlarda egemenlik iddiasının yaygınlaşması, işgal devleti elitlerinin çözüm merkezli yaklaşımları göz ardı ettiği ve Netanyahu yönetimiyle paralel düşündüğü ya da meseleye küçük yöntemsel farklılıklarla yaklaştığı bir vasatı meydana getirdi. Üç yıl içinde art arda yapılan seçimlerde muhalif isimlerin sürdürülebilir bir performans sergilememesi ve 2022 sonrası Netanyahu’nun güvenlikleştirici politikalara ağırlık vererek siyasal sistemin kodlarını dönüştürme çabası, Yahudi seçmenlerin öncülük eden bir isim etrafında toplanmasına izin vermedi.
Önceki yıllarda Netanyahu karşısında alternatif bir cephe oluşturmayı başaran Benny Gantz ya da Yair Lapid gibi isimlerin bu seçimlerde ikincil aktör konumunda kalması, İsrail siyasetinde etkin ve seçmeni ikna edecek bir muhalefet sorununun derinleştiğine işaret etmektedir. 2019 Nisan’ında yapılan seçimlerde Netanyahu ve Gantz 35’er sandalye kazanmışlardı. Bu durum, Netanyahu iktidarından yorulan bir toplumun yeni bir isim görmek için yaptığı stratejik bir hamleydi. Her ne kadar Likud Partisi, kendi taraftarlarını mobilize ederek Netanyahu’nun arkasında güçlü bir destek oluşturmayı sağlasa da Gantz, İsrail’deki farklı kesimler için yeni bir siyasal söylem ve pratiğin imkanını ortaya koyabilme potansiyeli üzerinden değerlendirilmekteydi. Mezkûr seçimler neticesinde hükümete dair olumlu bir gelişme yaşanmadı; aynı yılın eylül ayında seçimlerin yenilenmesiyle sonuçlandı. Gantz 33, Netanyahu ise 32 sandalye kazanarak ilk iki sırayı paylaşsalar da, aldıkları oy oranlarındaki küçük gerileme, seçmenin sistemin kilitlenmesine yönelik görece cezalandırıcı bir mesajıydı.
Eylül 2019’daki seçimlerde, İsrail siyaseti için bugüne kadar var olsa da gerçek anlamda oyun kurucu ya da bozucu vasfını gösteremeyen Arap seçmen bağlamında önemli bir gelişme yaşanmıştı. Farklı Arap partilerinin Eymen Udeh öncülüğündeki “Ortak Liste” ise seçimlere katılmasıyla Knesset’teki sandalye sıralamasında gözle görülür bir tesir bıraktı. 13 vekile ulaşan Araplar, bir arada kalmayı başardıklarında İsrail siyasetinde hükümetin kurulup kurulmaması üzerinde ne kadar stratejik bir rol oynayabileceklerini gösterdiler. Nitekim 2020’deki seçimlerde aynı insicamın korunması Arap ortak listesinin 15 vekille mecliste temsil edilmesini beraberinde getirdi. Netanyahu ve Gantz arasındaki rekabetin istikrarlı bir hükümet kurulmasına izin vermemesi toplumda rahatsızlık uyandırdığından bu seçimlerde Netanyahu oy konsolidasyonunda önemli bir kazanım elde etti ve Likud’ın sandalye sayısı 36’ya ulaştı. Gantz seçimler sonucunda bir aktör olarak kalmayı başarsa da İsrail toplumunun kendisinden beklediği etkinliği gösterememesinden ötürü halk nezdindeki karşılığını kaybetmeye başladı. Bir yıl sonra yapılan seçimlerde Gantz’in yalnızca 8 sandalye kazanması, bunun en önemli deliliydi. Netanyahu, 30 sandalye alarak, sistemin kilitlenmesinden kaynaklanan olumsuzluklara rağmen seçmenini motive edebildiğini gösterdi. Bu süreçte Gantz’in gerilemesinden kaynaklanan boşluğu ise büyük ölçüde Lapid doldurdu. Lapid’in partisi Mart 2021’de 17, Kasım 2022’deki seçimlerde ise 24 vekil alarak Likud karşısında bir alternatif olabilme ihtimalini öne sürse de 27 Ekim’de gerçekleşecek seçimler açısından düşünüldüğünde, geride kalan dört yıllık zaman zarfında Yair Lapid’in de konumunun sarsıldığı ve Gantz ile benzer bir kaderi paylaştığı söylenebilir. 2020’deki ortaklığın dağılmasıyla Arapların birkaç farklı listeyle seçime katılmasından dolayı Knesset için verilen mücadelede Arap seçmenlerin etkisinin yeni dönemde de hissedilemeyeceğini söylemek yerinde olacaktır.
Muhalefetin başını çeken siyasi parti ve liderlerin geçen yıllar içinde etkisini yitirmesi ve Netanyahu ile kabinesinin Siyonist siyasal gündemine karşı seçmen kaybı yaşamamak için net bir tavır sergileyememesi, 27 Ekim’e giderken tablonun muğlaklaşmasına yol açmaktadır. İstisnai birkaç anket dışında, bütün tahminler hem Netanyahu’nun hem de Eisenkot’un hükümet için gerekli 61 sandalye sayısına ulaşamayacağı yönündedir. Bu durum, seçimlerin ardından 2019’da yaşananların bir benzerinin yaşanabileceğine işaret etmektedir. Aynı zamanda anket verileri ışığında süreç analiz edildiğinde Netanyahu kadar muhalefetin de güç kaybettiği anlaşılmaktadır. Önceki seçimlerde Likud’un kazandığı sandalye sayısı 30’un üzerindeyken mevcut tahminler bunun altında kalacağını göstermektedir. Benzer şekilde Eisenkot liderliğindeki Yashar’ın alacağı oy oranı ve kazanacağı vekil sayısının Likud ile aynı düzeyde seyretmesi, İsrail siyasetinin sonraki yıllarına dair önemli bir kriz alanının habercisi niteliğindedir. Toplumdaki radikalleşme seviyesinin artması, Siyonist isimlerin daha fazla özgüven kazanmasına yol açarak sistemin soykırımcı ve istilacı karakterde devam etmesini zorunlu kılacak niteliktedir.
Seçim Sonrasına Dair Genel Değerlendirme
Başbakan Netanyahu, İran’a yönelik savaşın yeni perdesinin açılacağı mesajlarının yanı sıra Suriye ve Lübnan’da operasyon sinyalleri ve Gazze ile Batı Şeria’da devam eden saldırılarla, iktidarını korumak ve gücünü pekiştirmek için seçimler öncesi son düzlükte her türlü adımı atmaktadır. Bu yolla Netanyahu’nun iki temel strateji üzerinden seçimlere girdiği görülmektedir: Hükümet kurma hususunda avantajı elde etmek ya da karşı bloğun hükümet kurmasını engellemek. Seçimlerden kimin birinci çıkacağından ziyade, hükümet için gerekli sayıya hangi tarafın ulaşacağının önemli olmasından ötürü Netanyahu, tüm hamlelerini kendisiyle birlikte hareket edecek partilerin vekil sayısını artırmaya dayandırmaktadır. Özellikle son günlerde Netanyahu’nun Bazalel Smotrich ile beraber Amcha Israel’in lideri Ofer Winter’in seçimlerde çekilmeye ikna etmek için çabalaması, mevzubahis stratejinin somut bir yansımasıdır. Winter’in partisinin anketlerde yüzde 3,25’lik seçim barajını geçtiğine dair net bir tablonun ortaya çıkmaması, Netanyahu’yu ciddi şekilde endişelendirmektedir. Amcha Israel’in barajı geçmesi halinde kazanacağı sandalye sayısının 4 olduğu öngörülmektedir; bu da doğrudan Netanyahu’nun hükümet kurmak için birlikte hareket edeceği bloğun hanesine yazılacaktır. Mezkûr partinin baraj altında kalması halinde ise yüzde 3 civarında sağ oy, büyük oranda Likud ve Yashar arasında dağıtılsa bile, bu, Netanyahu’yu destekleyen bloğun daha az sandalye ile temsil edilmesi anlamına gelecektir. Bundan dolayı Netanyahu ve Smotrich, Amcha Israel’e gidecek oyları kendi partilerine kanalize ederek bloğu güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Yashar Partisi’nin denge değiştirecek düzeyde bir oy almasının beklenmemesi ve Netanyahu karşıtı bloktan güçlü bir iradenin gösterileceğine dair gerçekçi beklentilerin bulunmaması, Eisenkot’un öncülüğünde bir hükümet kurulma olasılığını zayıflatmaktadır. Yair Lapid gibi isimlerle Netanyahu karşıtlığı üzerinden ortak bir zeminde buluşulsa da bu, Eisenkot’un diğer isimlerle kesin bir mutabakata varacağı manasına gelmemektedir. Ayrıca geçmişte işgal ordusunun birinci ismi olarak görev yapan Eisenkot’un Siyonist siyasal gündeme sadık kalacağının bilinmesi, seçimler sonrasında sahada köklü bir dönüşümün yaşanmasına asla izin vermeyecektir. Eisenkot, hükümet kurmayı başarması halinde, son yıllarda kutsal metinlere daha fazla atıf yapılarak yürütülen saldırgan siyasetin seyrini ve yöntemini büyük ölçüde sürdürecektir. Küresel alanda İsrail’in olumsuz imajını değiştirmeye yönelik bazı adımlar atılsa dahi Eisenkot başbakan olduğu takdirde meşruiyetini sağlamak ve müesses nizamla yapısal bir mücadeleye girmemek adına Netanyahuvari bir siyasetçi kimliğini benimseyecektir.
Ülkenin siyasal tarihi ve yapısal kodları üzerinden seçimler sonrası ortaya çıkacak duruma dair söylenebilecek temel husus, bölgede kaos ve istikrarsızlığı yayacak bir yapının yine teşekkül edeceğidir. Bununla birlikte, Yahudi toplumu arasında vatandaşlık yükümlülüklerine dair sorunların derinleşmesi ve özellikle ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik görevini ifa etmemesi gibi çeşitli imtiyazları kaybetme riskinin oluşturduğu gerilim, İsrail hükümetlerini önümüzdeki yıllarda giderek büyüyen bir sorunla yüzleştirecektir. Ayrıca 7 Ekim sonrası yaşanan tüm gelişmelerin güvenlik bürokrasine duyulan itimadı azaltması ve İsrail’in Yahudi vatandaşlarının güvenlik riski hissetmeden ülkede yaşama duygusunun zedelenmesi de gelecek dönemler için ciddi sorun başlıklarından biridir. Netanyahu’nun tüm bölgeyi tehdit eden yaklaşımının altında İsrail toplumunda derinleşen sorunları erteleme refleksi de yatmaktadır. Bundan dolayı, 27 Ekim seçimleri sonucunda ortaya çıkacak yeni tabloda, bölgesel ve küresel siyaset açısından benzer bir stratejinin devam ettirileceği; ancak temel tartışmanın İsrail iç siyasetini şekillendirecek dosyalar üzerinden yürütüleceği öngörülmektedir.
Yahudi toplumunun yapısal krizlerle boğuştuğu/boğuşacağı süreçte İsrail’in Arap vatandaşlarının ise ideolojik farklılıkları bir kenara bırakarak tek bir vücut olarak seçimlere yaklaşması ve etkin bir hareketlilik sağlaması, ülke siyasetinin seyrini sonraki yıllarda ciddi şekilde etkileyebilecektir. 2020 Mart’ındaki seçimlerde iyi organize olunması sonucunda Arap ortak listesinin yaklaşık 600 bin oy aldığı düşünüldüğünde (seçimlerdeki geçerli oy sayısı 4.590.062), bu durum Arapların İsrail siyasetindeki potansiyeli açısından önemli bir göstergedir. Bu nedenle, 27 Ekim sonrasında Arap siyasiler de kendi aralarındaki ihtilafa son vererek Filistinlilerin geleceği ve bölgenin istikrarı için İsrail’de kendilerini hükümetin bir parçası haline getirecek bir denge oluşturmalıdırlar. Özellikle Netanyahu’nun karşı tarafa hükümet kurdurmamak için süreci muğlak bırakarak seçimleri yenileme girişiminde bulunması halinde, Arapların buradan karlı çıkacak şekilde bir strateji hayata geçirmesi gerekmektedir.

