Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu

Yerli-Milli Siyasi Özne ve Muhalefetin İttifak Sorunu

Seçmenlerin önlerine konan ittifakların sadece seçime gidilen süreçle ya da seçimi kazanmakla sınırlı olmadığının altını çizmek gerekir. Kurulacak ittifaklar, nasıl bir yönetim tarzı ve siyasi düzen ortaya koyacaklarıyla yani seçimden ziyade seçimden sonrasıyla ilgilidir.

16 Nisan 2017’de kabul edilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin oluşturduğu yeni siyasi yapı ve 13 Mart 2018’de siyasi partiler arasındaki seçim ittifaklarını düzenleyen yasanın kabulüyle birlikte siyasette ittifak çalışmaları hız kazandı. Hem iktidar hem de muhalefet kanadında ittifak çalışmalarında dikkat çekici olan husus, tüm partilerin ortak bir siyasi zeminde bir araya gelme mücadelesi vermeleridir. Gerçekten de içinde bulunduğumuz siyasi şartlar, ortaya konacak ittifakların seçimleri hedefleyen oluşumlar olmaktan öteye geçmeleri gerektiğine işaret etmektedir. 2019 seçimlerine gidilirken ülkede iktidar ilişkileri açısından önemli kırılma noktalarından birinde bulunmaktayız ve siyasi partiler seçimleri kazanmanın ötesine geçerek topluma siyasi bir ütopya veya toplumsal-siyasi birlikteliği sağlayacak bir fikir sunmak zorundalar. Çünkü ancak böylesi bir iddiayla siyasi partiler seçmen nezdinde ülke yönetimine layık oldukları inancını yaratabilir ve siyasi meşruiyet kazanabilirler. Dolayısıyla, seçmenlerin önlerine konan ittifakların sadece seçime gidilen süreçle ya da seçimi kazanmakla sınırlı olmadığının altını çizmek gerekir. Kurulacak ittifaklar, nasıl bir yönetim tarzı ve siyasi düzen ortaya koyacaklarıyla yani seçimden ziyade seçimden sonrasıyla ilgilidir.

AK Parti-MHP’den (buraya BBP’yi de ekleyebiliriz) oluşan iktidar kanadı seçim ittifakı kurma konusunda çok daha rahat bir görüntü sergilerken, muhalefetin hayli sıkıntılı olduğu gözlemlenmektedir. O halde, iktidar kanadının neden rahat olduğu, bunun karşısında muhalefetin ise neden sancılı bir süreç geçirdiğini anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu anlama çabasında özellikle kamuoyu tartışmalarının gözden kaçırdığı ya da yanlış anladığı bir olgunun altını çizmek gerekmektedir. Türkiye’de yerleşik modern demokratik siyaset temelde en kuşatıcı siyasi özneyi inşa etme mücadelesince belirlenmektedir. Siyasi özne inşa etmenin yegâne yolu da popülizmi ciddiye almaktan geçmektedir. Popülizm, farklı toplumsal taleplerin birbirine eklemlenerek bir noktada toplanmasıyla en kapsayıcı siyasi özne oluşturulmasının temel aracıdır. Ancak ne yazık ki yanlış bir tanımlamayla şovenist milliyetçiliğe indirgenirken, siyasetin merkezinde siyasi özne oluşumu gibi varoluşsal bir meselenin olduğu gerçeği de göz ardı edilmektedir. Oysa popülizm, milliyetçilik veya başka bir ideoloji temelinde dışlayıcı bir olgu olmaktan çok daha fazlası demektir. Popülizm iktidarını kaybetmek istemeyen ya da iktidar olması muhtemel olmayan zayıf bir siyasi aktörün elinde dışlayıcı bir araca dönüşeceği gibi, iktidarını genişletmek ve derinleştirmek isteyen bir siyasi aktörün elinde ise kuşatıcı bir araca dönüşebilir. Siyasetin temelde en kuşatıcı siyasi özneyi inşa etmek olduğunu idrak edeme-yen siyasi aktörler de kaybetmeye mahkûmdurlar.

Yerli-milli siyasi özne

AK Parti ile MHP ortak bir siyasi zemin bulmanın kolaylığıyla hızlı bir şekilde “Cumhur ittifakı”nı kurdular. Bu ortak siyasi zemin, 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi sonrasında 7 Ağustos (2016) “Yenikapı ruhu”yla dile gelen ve ülke içinde ve dışında terörle mücadeleye odaklanan somut siyasi hamlelerle –FETÖ’yle mücadele süreci, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonu gibi– ete kemiğe bürünen yerli-milli siyasetti. AK Par-ti’nin siyasi serencamında yerli-milli siyaset, muhalifler tarafından iddia edildiği gibi ne AK Parti’nin hegemonik düşüş yaşayarak kendi toplumsal sınırlarına çekilmesi ne de muhafazakâr-demokrat siyasetin yaşadığı ideolojik darboğaz nedeniyle popülist milliyetçiliğe sarılması anlamı taşımaktadır. Yerli-milli siyasetle AK Parti ne dar cemaatçi bir siyasete ne de dışlayıcı bir otoriter devletçiliğe hapsolmuş durumdadır. AK Parti kendi çekirdek seçmeninin –son bir kamuoyu araştırmasına göre bu oran yüzde 21 düzeyindedir– dışında nerdeyse iki katından fazla oy almak kaydıyla cemaatçi bir siyasete ve dışlayıcı bir otoriter siyasete saplandığı tezlerini çürütmektedir.

Yerli-milli siyaset tam anlamıyla AK Parti’nin 15 yılı aşkın siyasi tarihinde üçüncü siyasi özne –diğerleri özgürlükçü (2002-2008) ve medeniyet odaklı (2008-2015) siyasi öznelerdi– oluşturma girişimidir. Tüm bu siyasi özne inşa süreçlerinde odakta toplumda çoğunluğu oluşturan ve çevreden siyasetin merkezine doğru hareket eden muhafazakâr-dindar-milliyetçi kesimler yer almıştır. Bu durum toplumun diğer kesimlerinin ötekileştirilmesi ve dışlanması anlamını taşımamıştır. AK Parti bir yandan muhafazakârları merkeze oturturken öte yandan da diğer toplumsal kesimlerin taleplerini buraya eklemleyerek ülkedeki toplumsal cemaat –burada cemaatten kasıt muhafazakâr ve seküler kesimler gibi kimlik gruplarıdır– yapılarını aşmaya çalışmıştır. AK Parti siyaseti sürekli olarak toplumsal cemaat yapılarını aşan bir siyasi özne inşa arayışı tarafından belirlenmiştir. AK Parti’nin iktidarı elde etmesi ve sonrasında uzunca bir süre iktidarda kalmayı başarması, siyasetin bu temel kuralını iyice içselleştirmiş olmasının bir sonucudur.

Kutuplaşma siyaseti

Yerli-milli siyasi özne güvenlik ve beka sorununu ülkenin en önemli sorunu olarak gören ve talepleri bu çizgide şekillenmiş toplumsal kesimleri bir araya getirmektedir. Bu siyasi özne inşasında merkezde bir süredir saldırı altındaki muhafazakârlar yer alırken, bunun dışında seküler kesimden bağımsızlıkçılar ve milliyetçiler de bulunmaktadır. Bu haliyle tek bir toplumsal cemaate indirgenemeyecek, güvenlik ve beka taleplerine sahip farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir siyasi özne görüntüsü çizmektedir. Kendisinden önceki iki siyasi özne kadar kapsayıcı olmasa da –2007’de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimine yönelik halk oylamasındaki yüzde 69’luk ve 2010’daki anayasa değişikliğindeki yüzde 57’lik oranlara karşı 16 Nisan 2017 halk oylamasında elde edilen yüzde 51’lik “evet” oranı bu karşılaştırma için bir kriter olabilir– yerli-milli siyasi özne şu an toplumdaki en kuşatıcı siyasi özne konumundadır. 16 Nisan 2017 halk oylamasındaki testi başarıyla geçmiş olması bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Son 15 yıllık dönemde seküler kesimlerin etrafında kurgulanan siyasi-toplumsal muhalefetin stratejisi ve hareket tarzı genel itibariyle AK Parti’nin durdurulması üzerine kuruluydu. Bu strateji 2002-2008 döneminde devlet iktidarının kontrolünü muhafazakâr kesimlere kaybetmemek ve dolayısıyla bürokratik vesayetin savunusunu yapmak şeklinde gerçekleşti. AK Parti’nin “uluslararası güçlerin taşeronu” olduğu ya da “ülkenin gericiliğe teslim olacağı” gibi iddialarla devlet iktidarının kontrolünü elinde tutmaya çalıştı. Bunun için toplumu dindar-seküler şeklinde kutuplaştırdı.

Bürokratik vesayetin belinin kırıldığı kabaca 2008’den sonraki süreçte ise muhalefet stratejisini AK Parti’nin iktidarını seküler toplumsal kesime ve toplumun geneline yaymasını ve derinleştirmesini engelleme hedefi üzerine kurdu. Bunun için özellikle seküler toplumsal kesimlerin tamamını bir araya getirecek, yani özgürlükçü kanadı da kapsayacak şekilde bir söylem takip edildi. Her iki strateji de toplumu kutuplaştırarak hayata geçirildi. 2008-2015 arasını kapsayan ikinci dönemde dindar-seküler ayrımı ile otoriter-özgürlükçü ayrımı arasında bir denkleştirme girişimine şahit olduk. Yani özgürlük hedefinin seküler olmaktan geçtiği, seküler kimliği kucaklamadan özgür olunamayacağı tezi işlendi. Gezi kalkışması ve devamında bu olaya yönelik sürdürülen nostaljik siyaset, seküler kimlik ile özgürlük arasındaki bu denkleştirmenin adeta laboratuvarı işlevi gördü.

Bu stratejinin AK Parti’yi durdurmada ve siyaset değişikliğine zorlamakta başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Bu süreçte AK Parti’nin seküler kesim üzerindeki etkisi olabildiğince geriledi. Bu toplumsal cemaatin çeperinde yer alanlar (ve hatta sayıları sınırlı da olsa bazı muhafazakârlar) dahi bu stratejiyle AK Parti’ye karşı harekete geçirilebildi. Zamanla seküler kesimlerle PKK çizgisindeki Kürt milliyetçileri arasında da bir bağ kurulmaya başlandı. “Kürtlerin özgürlüğü ile seküler kesimlerin özgürlüğünün birbirine bağlı olduğu” tezi üzerinden hatırı sayılır bir ilişki kuruldu. Geriye dönük olarak Kürt milliyetçilerinin “aslında” Gezi’de yer aldığı iddialarının dillendirilmesi ve bu konuda yazıp-çizilenlerin pişmanlık kokan ifadelerle bezenmesi boşa değildi. Tüm bu grupları peyderpey bir araya toplayan süreçte 7 Haziran 2015 seçimlerinde elde edilen “başarı” muhalefet açısından zirve noktasıydı.

Ancak seküler kesimler ile Kürt milliyetçileri arasındaki bu yakınlaşma MHP’nin AK Parti’ye doğru kaymasına yol açtı. Temmuz 2015’te başla-yan terör operasyonlarıyla birlikte AK Parti-MHP birlikteliği başlangıç yaptı. 1 Kasım 2015 seçimlerinden 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar olan süreçte mayalanan yerli ve milli siyaset, 15 Temmuz’dan sonra her geçen gün somutlaşarak bulunduğumuz noktaya kadar evrildi. MHP’nin kaybedilmesi muhalefet açısından büyük bir kayıptı. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası dile getirilen yüzde 60’lık blok hayallerinin suya düşmesi anlamına geliyordu. Yine de MHP’nin AK Parti’yle yakınlaşmasına tepki olarak İYİ Parti’nin ortaya çıkması (ya da daha doğru bir ifadeyle “çıkarılması”) muhalefeti biraz da olsa rahatlattı.

‘İlkeler ittifakı’

15 Temmuz sonrası muhalefet başta AK Parti-MHP iktidar bloğuyla kim daha yerli-milli yarışına girmeye yeltense de daha sonra başarılı olamayacağını görüp bundan vazgeçti. Öncelikle seküler-özgürlükçü hatta ağırlık verildi. 16 Nisan 2017 halk oylaması sonuçları muhalefete seküler-özgürlükçü bir hat ile yerli-milli siyasetin iktidarını durdurma noktasında umut verdi. Ancak bunun 2019 seçimleri için yetmeyeceğini de göstermiş oldu. Bunun üzerine muhalefet sadece küskün MHP’lileri kendi safını çekmenin ötesine geçerek AK Parti’nin toplumsal tabanına –özellikle de sempa-tizan ve AK Parti’ye oy atmaya aday kararsız seçmen kitlesi grubuna– seslenmesinin gerekli olduğu kanaatine vardı. Her ne kadar başta FETÖ’ye ve diğer marjinal muhaliflere destek gibi gözükse de “adalet” yürüyüşüyle başlayan adalet vurgusu buna yöneliktir. İslamcı-muhafazakâr Saadet Partisi (SP)’nin bu denli gündemi işgal etmesi ve muhafazakâr kimlikli Abdullah Gül isminin ittifakın ortak adayı olarak muhalifler tarafından açıkça telaffuz edilmesi ve SP ile Gül’ün bu minvaldeki açıklamaları bu arayışa yöneliktir. Son dönemde dindarlık ve din tartışmaları üzerinden hükümeti yıpratmaya yönelik sürdürülen “yan” kampanyayı da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. O halde 2019 seçimlerine gidilirken muhalefetin seküler kimlik vurgusunu geri plana iterek –her ne kadar muhalefet içerisindeki bazı kesimler buna dirense de– adalet ile özgürlük arasında bir denkleştirmeyle hareket etmesi muhtemeldir. Parlamenter sistem ile ekonomik kalkınma sorunlarının ve gelir adaletsizliğinin giderilmesi, güçler ayrılığı ile terörle mücadelede mağduriyetlerin ortadan kaldırılması gibi konular arasında bağ kurulmasına şahitlik edebiliriz. Muhalefet partileri tarafından dile getirilen ‘ilkeler ittifakı’ bu durumu ifade etmektedir. İlke yerine ilkelerden bahsedilmesi, partiler arasındaki kimlik ve ideolojik farklılıklarının büyüklüğünün ve çelişkilerin bir sonucudur. Bunun ayrıca kamuoyu nazarında dağınık bir görüntü vereceğini de belirtmek gerekir.

Çoğul ilkelere vurgu aynı zamanda ortak aday çıkarma konusundaki zorluktan ya da sağlayacağı dezavantajdan kaynaklanmaktadır. Adayın ortak olabilmesi için siyaseten düşük profilli olması, yani ideolojik açıdan renksiz olması gerekmektedir. Ancak daha önce Ağustos 2014 Cumhur-başkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında yaşandığı gibi düşük profilli bir adayın iktidarın adayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşısında pek şansının olmayacağı açıktır. Siyaseten yüksek profilli bir aday, yani ideolojik rengi bariz bir isim –mesela adaylığını şimdiden açıklayarak ön alan Meral Akşener gibi bir siyasetçi– ise ideolojik olarak olabildiğince birbirinden farklı partilerden oluşan ittifakla beraber hareket etme konusunda zorluklar yaşatacaktır. Muhalefetin önündeki en büyük imtihan, adalet ve özgürlüğü toplum nezdinde temsil eden ancak siyaseten ne sağda ne de solda olan bir figürün bulunamayışıdır.

Kamuoyu tartışmalarında “Kemalist” CHP, Kürt milliyetçisi ve ayrılıkçı HDP, Türk milliyetçisi ve ulusalcı İYİ Parti ve İslamcı SP’nin bir araya gelmesinin hem parti hem de seçmen kitlesi düzeyinde zor olduğu iddia edilmektedir. Elbette bu partiler ve seçmen kitleleri arasında bariz ve devasa çelişkiler bulunmaktadır. Ancak bir ortak düşmanın –yerli ve milli siyasi özne– varlığının bu çelişkileri yumuşatacağını ve ikinci plana atacağını da gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla bu partiler arasında kimlik ve ideolojik ayrışmadan kaynaklanan iç çelişkiler kadar ve belki de daha önem-lisi, dört partiden oluşacak muhtemel bir koalisyonun toplumdaki adalet ve özgürlük talepleri üzerinden toplumsal kimlik tanımı geçişken ve muhafazakâr toplumsal kesimlere ne ölçüde etki edeceğidir. Bunun yegâne ölçütü toplumun bu partilerin oluşturacağı bir iktidarın öncelikle sürdürülebilir olduğuna inanması, daha sonrasında ise adaleti ve özgürlüğü AK Parti-MHP ittifakına oranla daha fazla sağlayacağına ikna olmalarıdır. Burada özellikle kritik olan, muhafazakâr kesimin anlam dünyasında büyük öneme sahip olan adalet kavramıdır. Elbette bunun karşısında AK Parti-MHP bloğu da muhalefetin kuracağı ittifakı zorlayacaktır. İktidar kanadı muhtemelen şöyle bir strateji izleyecektir:

  1. Öncelikle seçim kampanyası döneminde gündemin adalet ve özgürlükten ziyade, güvenlik ve beka sorunları tarafından belirlenmesini sağlamak,
  2. bunun tam anlamıyla sağlanamadığı noktada ise muhalefetin dağınık yapısı nedeniyle bir iktidar alternatifi olamayacağı ve ayrıca adalet ve özgürlük taleplerini karşılamak noktasın-da yetersiz olacağını göstermek,
  3. muhalefeti oluşturan partiler arasındaki iç çelişkileri çok daha görünür kılarak karşı bloğu zayıflatmak ve
  4. özellikle ekonomik nedenlerle ortaya çıkmakta olan adalet taleplerini yatıştıracak adımları bir an önce atmak ve bu talepleri karşılamaya yetkili yegâne aktör olduğuna toplumu ikna etmek.

Sonuç itibariyle, 2019 seçimlerinin sonucu öncelikle yerli-milli siyasi öznenin karşısına muhalefetin ayakları yere basan ve somut bir siyasi özne ortaya koyup koyamayacağı tarafından belirlenecektir. İkinci olarak, şayet ideolojik farklılıklarını aşarak muhalefet partileri ortak bir siyasi özne ortaya koymayı başarabilirse, daha kuşatıcı siyasi öznenin hangisi olduğuna bağlı olarak seçimlerin sonucu belli olacaktır. Önümüzdeki süreç, muhalefetin bir siyasi özne ortaya koyma mücadelesine, iktidarın da buna karşı alacağı önlemlere şahitlik edecektir.

[Star Açık Görüş, 14 Nisan 2018]

Etiketler: