15 Mart 2019 Yeni Zelanda Christchurch Terör Saldırısı

Yeni Zelanda Saldırısı, Saldırganın Manifestosu ve Anlamı

Yeni Zelanda'da yaşanan olay ve bu olayın olgusal olarak zihinlerdeki yansıması ve anlamlandırılması arasında derin farklılıklar görülmektedir.

Yeni Zelanda’da yaşanan olay ve bu olayın olgusal olarak zihinlerdeki yansıması ve anlamlandırılması arasında derin farklılıklar görülmektedir. Saldırıya yönelik verilen tepkiler birbirinden farklı olmuştur. Mesela Trump’ın, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları ile Batı ve Türk medyasındaki sunum ve içeriklerin farklılığı bu hususu açıkça göstermektedir. Hem bireysel hem de ülke olarak bu olaya yönelik doğru tavır ve politikalar geliştirebilmemiz açısından, olayı doğru anlamlandırmamız önemlidir.

Dünyada hem Batı’nın kendi içinde hem de ABD ile Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkeler arasında siyasi ve ekonomik rekabet giderek büyümekte ve daha yıkıcı olmaktadır. Dünya genelindeki savaşlar ve çatışmalar bu yıkıcı rekabetin doğrudan veya dolaylı sonuçlarıdır. Bu rekabetin hızlanarak büyümesinde bilgi teknolojilerindeki hızlı gelişim ve yapay zekâ kullanımı ile üretim süreçlerinin otomatikleşip robotlaşması, üretim süreçlerinin yani iş, işçi, çalışan, işveren ve sermaye ilişkilerinin kökten değişmesin en önemli etkenlerden olduğu söylenebilir. Bu hızlı ve yıkıcı değişim sürecinden tüm dünya ülkeleri etkilenmektedir.

En temel sorun, üretilen refah ve gelirin hem küresel düzlemde hem de ülkelerin kendi düzleminde adil olarak dağıtılamaması sorunudur. Dünyada sanayileşme ile birlikte ekonominin temel faaliyet alanları olan üretim, tüketim ve dağıtım azınlık bir grubun elinde toplanmaktadır. Uluslararası siyasal sistemde (Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi) güçlü ülkelerin belirleyici olması ve diğer ülkelerin adil temsil edilmemesi ise sorunları daha da derinleştirmektedir. Yapısal çözüm arayışlarındaki en kritik nokta budur. Ülkelerin bu sorunu çözmedeki işbirlikleri başarıyı ve güven oluşturan sosyal yapıların inşasını mümkün kılacaktır.

Ekonomik, siyasal ve küresel sistemdeki dengesizlik sonucu ortaya çıkan işsizlik ve göç artık küresel ve kalıcı bir sorundur. Bu sorun bireylerin belirsizlik, geleceği öngörememek, güvensizlik, endişe, kaygı ve korku duyguları üzerinden davranış geliştirmelerine sebep olmaktadır.

Almanya’da yaşayan Türklere karşı oluşan ön yargı, düşmanlık bunun örneğidir. Fransa’da yaşayan Müslümanlara, göçmenlere, Cezayirlilere gösterilen nefret bunun diğer bir örneğidir. Türkiye’de Suriyelilere karşı oluşan olumsuz tavırlar da buna benzer duygulardan neşet etmektedir. ABD’deki Anglosakson beyaz ırk dışındaki ırklara yani Latinlere, Müslümanlara ve Afrika kökenlilere karşı gelişmekte olan nefret de buradan beslenmektedir. Batıdaki Müslüman düşmanlığının altında bu psikoloji yatmaktadır.

Saldırıyı gerçekleştiren teröristin manifesto dediği metinde de bu duygular açıkça görülmektedir. Bu metinde Avrupa’da beyaz nüfusun azalması, göçlerin artması ve göçmenlerin doğum oranlarının yüksekliği kaygı, endişe, korku ve en nihayetinde nefret ve düşmanlık duygularıyla anlatılmaktadır. Avrupalı liderlerden buna dair bir kınama, tepki ve eleştirinin yükselmemiş olması çok büyük bir zaaftır. Halbuki saldırgan bu korku ortamını Avrupa’da dahil tüm dünyada daha da yaygınlaştırmak istemektedir.

Avrupalı liderler, Yeni Zelanda Başbakanı Ardern gibi sağduyuyu, dayanışmayı, beraber yaşama iradesini yüksek sesle dile getirmedikçe ve bunu davranışlarına yansıtmadıkça bu kaygı ve korkular bir veba gibi Avrupa’da hızla yayılacaktır. Yeni Zelanda Başbakanın olumlu, yapıcı ve Müslümanları kucaklayan tavrı Avrupalı liderler için bir örnektir. Yeni Zelanda, Kanada ve Avustralya göçmenlerden oluşmuş ve varlıklarını devam ettirebilmek için göçmenlere hala ihtiyaç duyan ülkelerdir. Bundan dolayı göçmenlere ve Müslümanlara Kıta Avrupa’sındaki korku ve kaygılardan arınmış bir şekilde bakmaktadırlar. Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin bunun farkında olarak ilişkilerini yönetmesi faydalı olur. Avrupalı liderlerin aşırı milliyetçi ve radikal partilerin Müslüman düşmanlığı karşısında ürkek, siyasal pragmatizm peşinden koşan tavırları çıkmaz bir sokaktır. Müslümanların marjinalleştirilmesi ve ötekileştirilmesi sorunların çözümü değildir; öldürücü “veba” hızla yayılacaktır. Avrupa’da veba mikrobu ortaya çıkmıştır. Veba ırk, kültür, millet, fakir, zengin ayırt etmez. Modern veba olan terör de…

74 sayfalık manifestoda iki felsefi yaklaşıma saldırı vardır: Demokrasi ve çoğulculuk. Bu bir tesadüf değildir çünkü farklı kimlikler bu iki ilke ile bir arada yaşayabilmektedir. Saldırganın saldırdığı bu iki nokta özelde Avrupa’daki Müslümanların ve tüm Müslümanların sahip çıkması gereken iki önemli direği göstermektedir.

Günümüzde homojen ve farklılıkların dışlandığı tekillik üzerine kurulu bir şehrin, bir devletin veya bir siyasal yapının yaşayabilmesi mümkün değildir. Dünya “çoğulcu kimliklerin yaşadığı” bir mekâna dönüşmüştür. Avrupa ve ABD de dahil tüm ülkeler çoğulcu kimliklerin bir arada yaşayabildiği bir siyasal yapı ve kültür oluşturmak durumundadır. Türkiye de benzer bir durumdadır. Osmanlı İmparatorluğu tecrübesi bu anlamda tüm dünya için önemli bir imkân sunmaktadır. Beraber yaşama ve ortak gelecek için beraber hayal kurma duygu ve düşüncesinin zayıflamaması Türkiye için hayati önemdedir.

Saldırgan, Müslümanlarla bir arada yaşamayı hayal eden Batı toplumlarının “demokratik yanılsama” içinde olduğunu iddia etmektedir. Bu, Batı dünyasında ve genel olarak dünyada yaşanan ekonomik sorunlardan dolayı ortaya çıkmakta olan sapkın bir düşüncedir. Dünya etnik bir ulusun her türlü zulüm ve adaletsizlikle varlığını devam ettirmesini artık kaldıramamaktadır. Etnik bir ulusun diğerlerinden bir üstünlüğü de yoktur. Ulusların tarihsel tecrübelerinden kaynaklanan farklılıkları vardır. Tüm ülkelerin evrensel bir amaç ile iyi bir gelecek inşa etmek için farklı kimliklerin bir arada yaşayabilmesine yönelik çözümler üretebilmesi şarttır. Demokrasi olmadan bu hedeflere ulaşılabilmesi mümkün değildir. Avrupa’daki Müslümanların bu hedeflere demokratik kültür içinde ulaşabileceklerine dair inançlarını kaybetmemesi gerekir.

Dünyada yaşanan toplumsal ve siyasal sorunların arkasında ekonomik sorunların yattığı artık bilinmektedir. 1929 ekonomik buhranı tüm dünyada o kadar etkili olmuştur ki İkinci Dünya Savaşı’nın doğmasına bile etki etmiştir. Tıpkı 1929 buhranı gibi Batı üzerinden tüm dünyaya yayılan 2008 ekonomik krizinin sosyal sorunları da bir süredir ortaya çıkmaktadır. Yeni Zelanda olayı bundan önce gerçekleşen terör olayları gibi bu krizin bir yansıması olarak okunabilir. Dünyaya yön veren ülkeler akil olarak bu krizin sosyal ve siyasal sorunlara yol açmasına fırsat vermeden çözüm üretebilmek için bir araya gelmeli ve Yeni Zelanda Başbakanı gibi sorumluluk ve hassasiyet ile davranabilmelidir.

“Her sorun kendi çözümünü de içerir” veya “her soruda cevap da gizlidir” denir. Yeni Zelanda hükümetinin ve halkının tavrı sorununun çözümüne dair güçlü mesajlar vermektedir.

[Fikriyat, 21 Mart 2019]

Etiketler: