11 Kasım 2018 | 47 devlet başkanı, 23 hükümet başkanı, 15 uluslararası kuruluşun başkanı ve beraberindeki eşleri, kendileri için hazırlanan otobüslerle Şanzelize Caddesi'ne giderek Zafer Takı ile Meçhul Asker Anıtı'na yürüdü.

11 Kasım 2018 | 47 devlet başkanı, 23 hükümet başkanı, 15 uluslararası kuruluşun başkanı ve beraberindeki eşleri, kendileri için hazırlanan otobüslerle Şanzelize Caddesi'ne giderek Zafer Takı ile Meçhul Asker Anıtı'na yürüdü.

Paylaşım Savaşının 100. Yılında Ortadoğu

Ortadoğu’da gerilim düşmek yerine sürekli artmaktadır. Bu artışı bölgede mayalanmakta olan değişim sancılarının sinyali olarak okumak da mümkündür. Ulus-devletlerin ve halklarının kendilerini hem askeri hem de politik-ekonomik açıdan güvende hissetmeleri her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. ABD, Çin, Rusya ve AB gibi bölge-ölçekli ya da kıta-ölçekli devletler-arası uluslararası sistem, diğer bölge devlet ve halklarını da benzer bir siyasi düzene geçme konusunda baskılamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü etkinliklerine ABD Başkanı Donald Trump ile Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron arasındaki sert tartışma damgasını vurdu. Macron “Gerçek bir Avrupa ordusuna sahip olmadıkça Avrupalıları koruyamayacağız. Tehditkâr olabileceğini gösteren ve sınırlarımıza dayanmış bir Rusya’ya karşı, daha egemen, ABD’ye bağımlı olmayan ve tek başına kendini savunan bir Avrupa’ya ihtiyacımız var” şeklinde cüretkâr bir açıklama yapmıştı. Macron’un Avrupa ordusu çağrısına Almanya’dan da destek gelmişti.

Acı hatırlatma

Avrupa’nın ABD’ye artık güvenemeyeceği yönündeki bu açıklamalara ABD Başkanı Trump twitter’dan iğneleyici bir karşılık verdi: “Macron, Avrupa’yı ABD, Çin ve Rusya’dan korumak için kendi ordusunu kurmayı öneriyor. Fakat Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın karşısında Almanya vardı. Olaylar Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD gelmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlamışlardı.” Bir yandan Fransa’nın zayıflığına vurgu yaparak Macron’a acı gerçekleri hatırlatan Trump, diğer yandan da ABD’nin Avrupa uluslararası siyasetindeki dengeleyici rolünün önemine dikkat çekmekteydi.

Bu tartışmayı Donald Trump’ın bir süredir Avrupalı devletlere güvenlik harcamalarını artırmaları ve NATO’da daha fazla sorumluluk almaları yönünde yürüttüğü baskı politikası bağlamında değerlendirmek gerekir. Macron’un açıklaması ve Almanya’nın buna verdiği destekte somutlaştığı haliyle Avrupalı devletlerin “eğer daha fazla sorumluluk alacaksak ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığına ihtiyacımız yok” şeklinde bir karşı hamleyle ABD’ye gözdağı verdiği açıktır. ABD Başkanı yaptığı başka bir açıklamada ABD ile AB’nin güvenliğini birbirine bağlayan NATO’nun devam ettirilmesinden yana olduğunu, yani ABD’nin Avrupa’nın koruyucusu rolünü bırakmaya niyetinin olmadığının altını çiziyordu.

Otonom eğilim

ABD ile Avrupa arasında son dönemde ticari dengeler ve gümrük vergileri, Rusya ile enerji alanındaki ilişkiler ve İran yaptırımları gibi konularda bir gerilim yaşandığı bilinmektedir. ABD’nin tek-taraflı ve gerçekçi uluslararası siyaseti karşısında Avrupa daha bağımsız ve otonom hareket etme eğilimi göstermektedir. Macron’un açıklamaları sıradan bir blöf olarak görülemez. Tüm bu gerilimlerin nihayetinde Batı bloğunun sonunu getireceği ve Avrupa’nın askeri alanda varlık göstermeye başlayarak Çin ve Rusya ile birlikte ABD liderliğindeki tek-kutuplu uluslararası düzene meydan okuyacağı tartışılmaktadır. Elbette buraya başta ABD ve AB olmak üzere diğer tüm dünya devletlerini kuşatan liberal uluslararası düzenin, yani mevcut uluslararası sistemin egemen kurumsal yapısının yaşadığı krizi de eklemek gerekir. Öyle ki, bir süredir uluslararası ilişkiler uzmanları ciddi bir şekilde 19. yüzyılı anımsatır bir şekilde çok-kutuplu ve reelpolitiğin damgasını vurduğu, kurumsal siyasetin geri plana itildiği bir uluslararası düzenin ortaya çıkmakta olduğunu tartışmaktadır.

ABD ile Avrupa arasındaki gerilimi daha da derinleştirmek adına tarihe dönmek, uluslararası sistemin son yüzyılda yaşadığı dönüşümlere kısaca bir göz atmak gerekir. ABD’nin bir dünya gücü olarak ortaya çıktığı 1898 (ABD ile İspanya arasında Filipinler için yapılan savaşla) öncesinde uluslararası ilişkiler Avrupa merkezliydi. Bunu daha geri bir tarihe, 1884-5 Berlin Konferansı’na çekmek de mümkündür. Uluslararası siyaset ikili bir yapı arz ediyordu. Bir tarafta Avrupa topraklarında eşit egemen devletler arası bir güçler dengesi sistemi bulunurken, diğer tarafta Avrupa dışında Avrupalı devletler ile Avrupa-dışı toplumlar arasında eşitsiz bir kolonyal sistem yer almaktaydı. Bu düzen ABD’nin 1823’te Monroe doktriniyle Avrupa’nın dünya egemenliğine meydan okumasıyla ilk darbeyi aldı. ABD yüzyılın sonunda iç bütünlüğünü sağlamış olarak, yani kendi bölgesinde hegemonyasını kurarak uluslararası siyasete müdahil olmaya başladı. Böylece Avrupa, uluslararası siyasetteki merkezi konumunu kaybetmeye ve daha da kötüsü ABD tarafından kontrol altına alınmaya başladı.

Birleşmiş Amerika karşısında Avrupa devletlerinin tek başına hayatta kalması mümkün değildi. Bunun üzerine Almanya Wilhem II ve Hitler ile Avrupa’yı birleştirip bunu engelleyeme çalıştı. Bu durum açıkça Napolyon’un (1804-1815) Avrupa’da bölgesel bir hegemonya kurup Büyük Britanya’nın nüfuzunu kırmak istemesiyle benzerlik taşımaktadır. Ancak ABD’nin gücü ve nüfuzu Britanya’dan çok daha ileri boyuttaydı. En nihayetinde Britanya bir Avrupa devletiydi ve aşırı güçlenmesi Avrupa’nın uluslararası siyasetteki merkezi konumunu tehdit etmiyordu. Almanya’nın bu çabaları ilki Birinci Dünya Savaşı, ikincisi ise İkinci Dünya Savaşı’yla başarısızlıkla sonuçlanmaktan kurtulamadı ABD dışarıdan dengeleme (offshore balancing) ve bizzat işgal ile Avrupa’nın parçalanmış yapısını muhafaza etmeye çalıştı. Almanya’ya karşı statükocu güçlerin yanında yer aldı. Elbette Sovyetlerin de Avrupa’ya yönelik benzer bir siyaset izlediği gözden kaçırılmamalı. Buraya İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Doğu Asya’daki bölgesel hegemonya kurma çabalarının engellenmesini de eklemek gerekir. Kendi bölgesinde hegemon olan ABD’nin grand stratejisinin temel olarak diğer bölgelerde bir hegemonun ortaya çıkmasını engellemek hedefi doğrultusunda şekillendiğinin altını çizmek gerekir.

Ancak bu strateji Sovyetlerin bölgesel bir hegemon olarak ortaya çıkışını engelleyememiştir. İkinci Dünya Savaşı sonucunda Avrupa’da ve Doğu Asya’da ortaya çıkan devasa güç boşluğunun da etkisiyle Sovyetler, ABD’nin karşısında ikinci bir bölgesel güç olmuştur. Böylece 1945 sonrasında dünya iki-kutuplu ve iki hegemonlu (Antik Yunan’da Sparta ile Atina arasındaki düzene benzer şekilde) bir uluslararası düzene evrilmiştir. Avrupa ve dünyanın geri kalanı iki hegemon arasında nüfuz alanlarına bölünmüştür. Adı üstünde Soğuk Savaş, iki-hegemonlu dengeleyici yapısının ve nükleer silahların da etkisiyle uluslararası siyasette görece istikrarlı ve barışçıl bir dönem olmuştur. Vietnam ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi savaşlar vekalet savaşları şeklinde cereyan etmiştir.

Tek kutuplu düzen

1989’da Sovyetlerin rekabeti kaldıramayıp dağılmasıyla ABD uluslararası siyasette tek büyük güç olarak kalmıştır. Günümüzde ABD halen tek-kutuplu düzenin yegâne büyük gücü konumundadır. Ancak toprak genişliği açısından doğal bir bölgesel hegemon olan Çin’in Soğuk Savaş döneminden itibaren askeri ve ekonomik güç kapasitesini artırması ve Rusya’nın 1990’lardaki büyük sarsıntının ardından Vladimir Putin liderliğinde iç istikrarını sağlayıp tekrar uluslararası bir güç olma yolunda hızla ilerlemesiyle tek-kutupluluk sürekli bir aşınma sürecine girmiştir.

Son olarak Avrupa’nın Trump’ın tek-taraflı ve saldırgan dış politikasını da fırsat bilerek otonomlaşma iradesi göstermeye başlamasıyla tek-kutupluluktan bir tuğla daha eksilmiştir. Avrupa Çin ve Rusya gibi kendi içinde bütünlük sağlayarak, yani bölgesel bir hegemona dönüşüp ayrı bir kutup olarak uluslararası siyaset arenasına geri dönmeye çalışmaktadır. Elbette başka birçok sorunun yanında Almanya-Fransa merkezine karşı ABD’nin etkisinde olan kıtanın çevre ülkelerinin gözle görülür bir direnci mevcuttur. Yine de tam yüzyıl sonra Avrupa kendisini yeniden uluslararası ilişkilerin merkezine koyacak askeri ve ekonomik güçte olmasa da parçalanmış yapısını sonlandırarak ABD’den otonomlaşma ve 20. yüzyılın başından itibaren peyderpey ulus-devletler arası ilişkilerden daha çok büyük-topraklı ya da bölge-ölçekli devletler arası ilişkilere dönüşmekte olan uluslararası siyasete uygun bir düzen oluşturma yolunda ilerlemektedir.

Burada bir parantez açacak olursak, Britanya’nın Brexit ile AB’den ayrılmasının bu süreci zayıflatmaktan ziyade güçlendirici bir etki yaratacağını ileri sürmek mümkündür. AB’nin yeniden siyasi-askeri bir bütünleşme iradesi göstermesiyle Britanya’nın Birliğe veda etmesinin çakışması bir rastlantı olmanın ötesindedir. Britanya ortaya çıkan yeni uluslararası sistemde AB ülkeleriyle kader birliği yapmak istememektedir. Kıta Avrupası’ndan otonom kalmaya ve kıtanın birleşmesine engel olmaya odaklı tarihi dış politikasını sürdürmektedir.

Değişim sancıları

Peki, bu uluslararası yapısal dönüşümler bölgemiz açısından ne anlam taşımaktadır? Kısaca tarihe dönecek olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun dengeleyici gücünü kaybetmesiyle Avrupalı devletlerin kıta dışında kurduğu sömürge sisteminin alanı daha da genişlemiştir. Böylece, Doğu Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya uzanan Osmanlı bölgesinde hegemonik yapı dağılma aşamasına girmiş ve bölge halkları Avrupalı devletlerin sömürgesi konumuna gelmiştir. Dağılma ve sömürgeleşme süreci ABD’nin Avrupa’nın uluslararası ilişkilerdeki merkezi yerini almasıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı bu kırılmanın yaşandığı andır. Bölge halkları çoğu zaman toplumsal bütünlüğün hiçe sayıldığı, masa başı kararlarla keyfi bir şekilde ulus-devletlere parçalanmıştır. Doğrudan sömürgeciliğin yerini hukuken bağımsız (eşit egemenlik hakkının tanındığı) ancak ekonomi-politik olarak bağımlı devletler düzeni almıştır. Osmanlı bölgesinde dağınık ve büyük güçlerin müdahalesine açık bir uluslararası siyasi ortam oluşmuştur. 1948’de İsrail devletinin büyük güçlerin desteğiyle cebren kurulması ve işgal altında tuttuğu topraklarını sürekli olarak genişletmesi bölgenin nüfuz edilmeye açık yapısını en net şekilde ortaya koymaktadır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgenin parçalanmış ve nüfuz edilmeye açık durumuna itiraz eden hareketlenmeler yaşanmıştır. 1950’li yıllarda Mısır’da darbeyle başa gelen Cemal Abdülnasır, Arap milliyetçiliği (Pan-Arabizm) fikri etrafında bölgede bir birlik kurmaya çalışmıştır. Ancak bölgede parçalanmış yapının, yani statükonun devamını savunan yerel güçler (İsrail ve Suudi Arabistan gibi) ile ABD başta olmak üzere büyük devletler bu girişimi boğmuştur. 1967 Savaşı’ndaki ağır mağlubiyetle Mısır’ın bölgesel hegemonya politikası ve revizyonizmi sönümlenmiştir.

Hegemonya arayışı

Bunu 1979’da İslam Devrimi sonrası İran’daki yeni rejimin ortaya koyduğu pan-İslamist siyaset izlemiştir. Bölgeyi birleştirmeye yönelik bu ikinci girişim de 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’yla kontrol altına alınmıştır. 1990’lardan itibaren Saddam Hüseyin liderliğinde Irak ve Muammer Kaddafi liderliğinde Libya farklı ideolojilerle –sırasıyla pan-İslamizm ve pan-Afrikanizm– benzer bir siyaset izlemişlerdir. Bu itiraz eden revizyonist siyasetlerinin bedelini 2010’da patlak veren Arap Baharı sürecinde sadece koltuklarından olarak değil, hayatlarını vahşice kaybederek ödemişlerdir. Sadece bu ikilinin Arap Baharı sürecinden hayatlarını kaybederek çıkmaları bir rastlantı olarak görülemez. Aynı zamanda, her ne kadar zamanla mezhepçi bir siyasete gerileyerek hegemonik etkisini kaybeden İran’a yönelik ABD’nin saplantılı politikası da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Bölgede hegemonya arayışı içerisine giren son ülke Türkiye olmuştur. Uzun bir süre “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi gereği statükocu bir siyaset izleyen Türkiye, AK Parti iktidarının devlete söz geçirmeye başlamasıyla revizyonist bir siyasete geçiş yapmıştır. Bu geçiş, komşularla sıfır sorun politikasıyla başlayıp Arap Baharı süreciyle müdahaleci bir politikaya evrilerek daha ileri bir boyuta ulaşmıştır. Muhafazakâr-demokrat ideoloji etrafında bölgesel dönüşüm ve bütünleşme siyaseti takip edilmiştir. Ancak kendisinden önceki tarihi örneklerde olduğu gibi Türkiye’nin bu revizyonist siyaseti statükocu güçler ile büyük güçlerin etkileşimi sonucu tutunamayarak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bölgenin bir hegemon etrafında birleştirilmesi ya da bölge devletlerinin Avrupa örneğini takip ederek işbirliği yoluyla bölgesel konsolidasyon sağlamaları şu an itibariyle mümkün gözükmemektedir.

Lakin aynı şekilde, bölgenin parçalı ve nüfuz edilmeye açık yapısının her geçen gün daha da sürdürülemez bir hal aldığı da açıktır. Bölgede süren iç savaşlar, vekalet savaşları, terörün etkisini artırması ve otoriterlik kan ve gözyaşı akıtmaya devam etmektedir. Bölgede gerilim düşmek yerine sürekli olarak artmaktadır. Bu artışı olumsuz bir durum olmaktan ziyade, bölgede mayalanmakta olan değişim sancılarının sinyali olarak okumak mümkündür. Ulus-devletlerin ve ulus-devletler şeklinde organize olan halkların kendilerini hem askeri hem de politik-ekonomik açıdan güvende hissetmeleri her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. ABD, Çin, Rusya ve AB gibi bölge-ölçekli ya da kıta-ölçekli devletler arası uluslararası sistem, diğer bölge devlet ve halklarını da benzer bir siyasi düzene geçme konusunda baskılamaktadır.

Sonuç olarak, Ortadoğu uluslararası ilişkilerinin temel çelişkisini uzunca bir süredir bölgesel bütünleşme arayan siyasetler ile bunun karşıtları arasındaki mücadele belirlemektedir. Bunun dışında kalan tüm mücadeleler buna ikincildir. Önümüzdeki süreçte bu çelişki çok daha belirgin hale gelecektir.

[Star, 17 Kasım 2018]

Etiketler: