Angela Merkel

Merkel’in Sonu AB’nin Sonu mu?

Almanya’nın AB karşıtı bir çizgiye savrulması bütün Avrupa’nın istikrarsızlığa savrulmasına yol açacaktır. Zira AB çizgisi Almanya’yı geçmişindeki yayılmacı politikalarından uzak tutan en önemli faktördü.

2005 yılından beri Almanya’nın başında olan Başbakan Angela Merkel mülteci krizinin neden olduğu türbülansa dayanamadı ve partisi Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) başkanlığına ve başbakanlığa artık aday olmayacağını açıkladı.

Buna göre, bu yılın aralık ayında Hamburg’da yapılacak olan CDU kongresinde başkanlığı bırakacak olan Merkel’in, yeni parlamento seçimlerinin yapılacağı 2021 yılına kadar başbakanlık koltuğunu korumasının da mümkün olmayacağı yorumları ağırlık kazanıyor. Zira Merkel, ırkçı AfD ve solcu Yeşiller karşısında CDU’nun yaşadığı oy kaybını önleme konusunda başarısız oldu. Kendi partisinin içinden gelen baskı sonucunda da başkanlığı bırakma kararı aldı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Federal Almanya’nın diğer kitle partisi SPD’deki oy kaybı (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) CDU’dan da daha büyük. Savaş sonrası Alman siyasetine yön veren iki büyük merkez partisi artık halkın isteklerine cevap veremiyor. Bu partilerin politikalarından hoşnut olmayan Alman seçmeni marjinal sağ ve sol partilere yöneliyor.

Bu eğilim Almanya ve Avrupa için ne anlama geliyor?

Avrupa Birliği’nin en önemli yapı taşı olan Almanya’nın rasyonel merkez siyasetten uzaklaşıp, radikal partilerin kucağına sürüklenmesi Avrupa’nın geleceği açısından da çok sorunlu bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.

2014 yılındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa ve İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde AB karşıtı ve yabancı düşmanı partilerin aldıkları yüksek oy oranı entegrasyon taraftarı Avrupalıları endişelendirse de, Almanya’da bu tür marjinal partilerin düşük oy oranında kalmaları bu kesimlerin tesellisi olmuştu. AB’nin amiral gemisi Almanya’da Birlik yanlısı rasyonel siyasetçilerin iktidarının tehdit altında görülmemesi AB’nin geleceğinin garantisi olarak görülüyordu.

Ancak Almanya’daki iktidar partileri CDU/CSU ile SPD’nin mülteci meselesinin çözümü konusunda görüş farklılıklarını bir türlü giderememeleri ve bu konudaki tartışmaları kamuoyu önünde yaparak çok dağınık bir görüntü vermeleri halkı bu partilerden uzaklaştırıp AfD ve Yeşiller gibi marjinal partilere yönlendirdi. Seçim anketleri SPD’nin yüzde 14 ile dördüncü parti konumuna kadar gerilediğini gösteriyor.

Irkçı AfD ve solcu Yeşiller’in Alman siyasetinde etkisinin artmasının Avrupa Birliği’ni nasıl etkileyeceğine baktığımızda yapılması gereken ilk tespit ise, bu gelişmenin AB donanmasının amiral gemisini kaybetmesi anlamına geldiğidir. Bu partilerin yön vereceği bir Almanya kesinlikle Avrupa Birliği’nin istikrar garantisi olarak bilinen Almanya olmayacaktır.

AfD’nin AB karşıtı görüşleri hatırlanırsa, bu partinin Almanya siyasetini etkileme kapasitesinin artması, amiral gemisinin korsanlar tarafından ele geçirilmesi tehlikesinin artmasına işaret ediyor. Amiral gemisi, korsan isyanıyla uğraşırken AB donanmasına doğru istikamet veremeyecektir.

Almanya’nın AB karşıtı bir çizgiye savrulması bütün Avrupa’nın istikrarsızlığa savrulmasına yol açacaktır. Zira AB çizgisi Almanya’yı geçmişindeki yayılmacı politikalarından uzak tutan en önemli faktördü. AB içerisindeki lider pozisyonu Berlin’in “nüfuz açlığını” bir nebze olsun gideriyordu. AB sayesinde, İtalya, Yunanistan, İspanya, Polonya ve Macaristan siyasetlerine doğrudan müdahale etme imkânı elde ediyordu. Belki bir kısmı ekonomik krizdeki bu ülkelere ekonomik yardım yapıyordu, ama bunun karşılığında onların iç siyasetleri üzerinde nüfuz elde ediyordu.

Şimdi Merkel’in gidişiyle birlikte Almanya’nın da ABD ve Brezilya gibi popülist bir liderin yönetimi altına girmesinin yolu açılmış olabilir. Merkel’in yerine CDU’nun başına geçme ihtimali konuşulan adayların bu partinin erimesini durdurması ne kadar mümkün olabilir? Diğer büyük kitle partisi olan SPD’de yaşanan lider değişiklikleri oy kaybını engelleyemedi. Aynı trajik gelişme CDU’nun da başına gelirse yakın gelecekte Almanya’nın da popülist bir lider tarafından yönetildiğini görebiliriz.

Almanya’nın iki büyük dünya savaşını çıkaran devlet olduğu hatırlanırsa, bu ülkedeki istikrarın Avrupa’nın da istikrarı, ama aynı zamanda bu ülkenin radikalizme sürüklenmesinin Avrupa’nın da radikalizme sürüklenmesi anlamına geleceğinin altını çizmek gerekir.

Merkel’in 13 yıllık iktidarının sona ermesine dair gelişmelere bir de bu açıdan bakmakta yarar var.

[Türkiye, 3 Kasım 2018]

Etiketler: