AFP PHOTO / TIMOTHY A. CLARY

AFP PHOTO / TIMOTHY A. CLARY

Liberal Demokrasinin Krizi

İçinden geçtiğimiz süreç tek kelimeyle liberal demokrasinin meşruiyet krizi olarak adlandırılmalıdır. Bunun en temel sebebi modern toplumların kurucu unsurları olan liberalizm, kapitalizm ile demokrasi arasındaki çelişkilerdir.

Britanya’nın referandumla AB’den çıkışı, Kıta Avrupasında aşırı sağ ve sol popülist siyasi partilerin hızlı yükselişi, Batı-dışı dünyada halkın güçlü liderlerden yana tavır alması, Ortadoğu’da İslamcı-muhafazakar siyasi hareketlerin güçlenmesi ve en son Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi kamuoyunda siyasetin gidişatına dair karamsar bir hava yarattı. Bu karamsar havanın merkezinde, 1990’larda “tarihin sonu” teziyle zaferi ilan edilen liberal demokrasinin gerilemesi yatmaktadır.

ENDİŞELİ LİBERALLER

Elbette herkes bu gelişmeleri olumsuz bir şekilde değerlendirmiyor. Bazılarına göre bu gelişmeler, ezilenlerin veya çevrenin egemen güçlere ve merkeze karşı başkaldırısının bir göstergesi. Buna göre, küreselleşme sürecinde dışlananlar ya da kendini ekonomik ve siyasi anlamda güvende hissetmeyenler siyasi elitlere dur diyor. Bu pozisyonun hareket noktası ise, toplumu parçalayan ve siyaseti ekonomi sektörü ve yerleşik güçler karşısında güdükleştiren liberal demokratik siyasetin eleştirilmesi ve yerine “milli irade” kavramında tecessüm eden popülist demokratik bir siyasetin teklif edilmesi. Daha açık bir ifadeyle, liberal demokrasinin arzuladığı “halksız bir demokrasi” anlayışının yerine “halka dayanan bir demokrasi” anlayışının getirilmek istenmesi.

Endişeli liberal demokratlara geri dönecek olursak, sürece dair iki eleştiri ortaya koyduklarını görmekteyiz. Bunlardan ilkine göre yaşanan süreç, 1990’larda ivme kazanan küreselleşme ya da neoliberal dönemin sona ermesidir. Bunun ekonomi alanındaki göstergesi, serbest piyasa ekonomisinin iç siyasette devletçi politikalara galebe çalması ve uluslararası alanda dünyayı entegre bir ekonomik pazara dönüştürmesinin geniş halk kitleleri tarafından tepkiyle karşılanması, ekonomik milliyetçiliğin yeniden palazlanmasıdır. Devlet ve sınırların geri dönüşünün, siyaseti ve toplumsal olanı ekonomi sektörü karşısında tekrardan söz sahibi yapmasıdır.

Siyaset alanında ise ekonomik bir siyasi düşünüşün izlerini taşıyan “özgürlükçü” demokrasi, insan hakları, sivil toplum ve çoğulculuk gibi kavramların çaptan düşüşünün başlamış olması gösterilmektedir. Ekonominin alanını daraltan bu gelişmenin sebebi devletin, siyasal ve toplumsal olanının sert bir şekilde geri dönüşünden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de liberal demokrasi en nihayetinde çeşitli karmaşık norm ve prosedürlerle milli iradeyi sınırlandırarak ve kısmen gayrı-meşru addederek, toplumda avantajlı konum elde etmiş güçlü bireylere, yani elitlere eşsiz bir hizmet sunmaktadır. Liberal demokrasi siyaseti teknik bir yönetişim sorununa indirgeyerek “siyasetsiz bir siyaset” arzulamaktadır.

Kültür alanında da küresel bir nitelik kazanan kapitalist-seküler bireyci ve nihilist Hollywood’un, hem Amerika’ya hem de dünyanın geri kalanına pompaladığı kültürel değerlerin ve yaşam tarzının milliyetçi-muhafazakar yerel değerler ve yaşam tarzları tarafından giderek daha güçlü bir şekilde eleştirilmesine dikkat çekilmektedir. Burada özellikle kolektif olanla ilişki ve özsel bir hakikat iddiası taşıyan dindarlığın ve milliyetçi-muhafazakarlığın, bireyci ve nihilist kapitalist dünyevilik ve sekülerlik karşısında her geçen gün biraz daha mevzi kazanmasına vurgu yapılmaktadır. Tersten bir ifadeyle, dünyayla sınırlı ve düşkün “Son Adam”a karşı, dünyaya mesafeli ve üzerinde “Üstün ve Garip İnsan”ın başkaldırısının tedirginliği hissedilmektedir.

PRE-MODERNİN DÖNÜŞÜ

İkincisine göre ise bu süreç, modern dünyada yaşanan tıkanmanın neticesinde pre-modern olanın geri dönüşünü simgelemektedir. Buna göre etik göreceliliği esas alan demokratik zihniyet, akıl, birey, eşitlik, farklılık ve müzakere gibi modern dönemde siyaseti belirleyen değerlerin oluşturduğu ideolojik zemin sarsılmaktadır. Buna karşı bir hakikat iddiasına sahip ataerkil zihniyet, duygular, gelenek, kolektif olan, irade, karar, özdeşlik ve hiyerarşi gibi pre-modern nosyonların ördüğü bir siyaset zemininin gelişmekte olduğu ileri sürülmektedir. Yaşanan bu tektonik hareketlilik siyasetin ufkunun liberal modernlikten uzaklaşması ve insanlığın klişe bir ifadeyle “ortaçağ karanlığına” doğru yol alması anlamını taşıdığı belirtilmektedir.

Özetle, endişeli liberal demokratların çizdiği bu tabloda “ilerici” liberal demokrasi karşısında “gerici” siyasi-toplumsal güçlerin güçlenmesi şeklinde bir mesaj verilmektedir. Dolayısıyla, liberal demokrasinin tüm bu sürecin sorumlusu değil de, sanki kurbanı olduğu gibi bir yorum yapılmaktadır. Örneğin, Trump gibi popülist siyasetçilerin üstün başarısının liberal demokrat siyaset karşısında dizginlerinden boşalmış bir duygusallığa yaslanan “hakikat-sonrası siyaset”i ön plana çıkardığı iddia edilmektedir. Oysa liberal demokrasinin görecelilik, bireysellik ve prosedürel-içeriksizlik üzerine kurulu siyaset anlayışının hakikatsizliği tetiklediği ve böylesi şova dönük köksüz bir siyasetin türemesine yol açtığı gözden kaçırılmaktadır. Dolayısıyla, meseleye biraz daha yakından baktığımızda ve analitik bir şekilde ele aldığımızda resmin hiç de liberal demokratların çizdiği gibi olmadığını görmekteyiz.

KURUCU UNSURLARIN ÇELİŞKİSİ

İçinden geçtiğimiz süreç tek kelimeyle liberal demokrasinin meşruiyet krizi olarak adlandırılmalıdır. Bunun en temel sebebi modern toplumların kurucu unsurları olan liberalizm, kapitalizm ile demokrasi arasındaki çelişkilerdir. Kapitalizm ile demokrasi arasındaki çelişkiye odaklanırsak, kapitalizm ekonomik kazancın maksimize edilmesi ilkesine göre toplumun organize olmasını isterken, demokrasi refahın adil bir şekilde paylaşılması ilkesine göre toplumun organize olmasını öngörmektedir. Bireyler arasında eşitliği fırsat eşitliğine indirgeyen kapitalizm toplumda kaçınılmaz olarak zengin-fakir ayrışmasını körüklerken, demokrasi devletin müdahalesiyle bireyler arasında üretilen toplam refahın eşit paylaşımını savunarak özdeşim yönünde hareket etmektedir. Toplumu zıt yönlere çeken kapitalizm ve demokrasi birbiriyle çelişmekte ve liberal demokratik toplumu dönemsel krizlere sokmaktadır. Dolayısıyla, iki kutup arasında salınan liberal demokratik toplumlarda kapitalizmin aşırı derecede ağır bastığı dönemleri demokrasinin daha ağır bastığı dönemler takip etmektedir. Günümüzde sürekli genişleyen zengin-fakir uçurumu nedeniyle demokrasinin daha ağır bastığı bir döneme geçiş yaptığımızı söylemeliyiz.

Tam da bu noktada liberalizm ile demokrasi arasındaki çelişkiye bakmakta fayda var.  Demokrasinin ağır basması sadece kapitalizmin değil, liberalizmin de kaybetmesi anlamına geliyor. Liberalizm bireyi, özgürlüğü ve farklılaşmayı savunurken; demokrasi toplumu, eşitliği ve bireyler arasında özdeşliği savunmaktadır. Dolayısıyla liberalizm için demokrasi, devletin ve bireye müdahale etme potansiyeli taşıyan diğer tüm otoritelerin sınırlandırılmasından öteye geçmemektedir. Devlet, özgür ve otonom bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözen ve bireylerin güvenliğini sağlayan bir “gece bekçisi”ne indirgenmektedir. Böyle bir durumda toplumda her türlü eşitsizlik artmakta ve bireyler arasında etik-duygusal bağlar zayıflamaktadır. Bu durum bireylerin hayatları üzerinde kontrollerini kaybettikleri hissine kapılmalarına ve ekonomik, siyasi ve kültürel boyutlarda güvensizlik problemi yaşamalarına neden olmaktadır. Böylece bireyler kendilerini “evde” hissettiren ve güvenli bir ortam sağlayan aşırı siyasi görüşlere yönlenebilmektedir. Sonuç itibariyle, toplum aşırı bireyselleşme ile aşırı kollektivizasyon arasında salınmaktadır. Aşırı liberalleşme dönemlerini, aşırı demokratikleşme dönemleri takip etmektedir. Günümüzde toplumsal parçalanma ve artan insan hareketliliğiyle birlikte kolektif ve benzer olana özlemin arttığı ve demokrasinin daha ağır bastığı bir döneme doğru yol almaktayız.

Liberal demokrasinin bu iki iç çelişkisine üçüncü bir unsuru, dışsal bir faktörü daha eklemekte yarar var. Avrupa ve Amerika’da liberal demokrasinin kan kaybetmesinin altında yatan önemli sebeplerden bir tanesi de liberal demokratik modele olan güvenin sarsılması. Otoriter bir yönetime yaslanan Çin’in sürekli olarak güçlenmesi, otoriter bir yönetim sergileyen Putin liderliğinde Rusya’nın yeniden Batı için bir tehdit unsuru haline gelmesi ve küresel teröre karşı bazı Batılı devletlerin yaşadığı acziyet Batı’da “acaba liberal demokratik model uluslararası siyasette bizi zayıf mı bırakıyor” sorusunu gündeme getirmeye başlamış durumda. Batı’da özellikle milliyetçi-muhafazakar elitlerce dillendirilen bu iddianın, Trump’ın seçim kampanyası ve Brexit referandumu sürecinde görüldüğü üzere, Batılı toplumlar nazarında da bir karşılığı bulunmaktadır. Bu noktada, uluslararası ilişkilerin genel işleyişi göz önüne alındığında bir hegemonyanın güçlenmesi, karşı-hegemonik bir başkaldırıyla karşılaşması ve en nihayet dağılması arasındaki sarkaç göze çarpmaktadır. Spesifik olarak, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında liberal demokratik değerler ve kurumlar üzerine inşa ettiği hegemonyasının küresel çapta bir başkaldırıyla karşı karşıya olduğunu görmekteyiz. Trump’ın zaferi ve Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, her türlü duygusal tepkiselliğini bir kenara bırakacak olursa, yaşanan hegemonik gerilemeye karşı siyasi bir cevap niteliğindedir.

İKİ KRİZE CEVAP

Bu küresel gelişmeler bağlamında AK Parti siyasetinin de Türkiye’nin iki krizine cevap olarak ortaya çıktığı ve şekillendiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Bunlardan ilki, liberal demokrasinin saldırısı karşısında Kemalist devletin krizidir. Türkiye’de 1980’lerle birlikte ekonomiyi ve siyaseti devletin kontrolünden kurtaran neo-liberalizm ya da liberal demokrasi, zaten toplumda harekete geçmiş olan ve çevreden merkeze doğru yol alan toplumsal güçlerin önünü açmış oldu. Bu süreçte demokratik siyasetin alanı genişledi ve özgür siyasi mücadele ortamında kendi sınırlılığı nedeniyle rekabet gücü düşük Kemalizm peyderpey geriledi. Zaten toplumu rıza yoluyla kontrol etmeyi bir türlü başaramayan Kemalizm, devleti de kontrol edemez hale geldi. 1990’lı yıllar dolayısıyla Kemalist devletin kaba güce başvurmak zorunda kaldığı yıllar oldu. Kaba güce başvurmak, Kemalizm’in hem toplumsal hem de Batı nezdinde demokratik meşruiyetini daha da zayıflattı. Böylece, devlet ile Kemalizm arasındaki örtüşme ve özdeşlik zayıfladı. Devletin Kemalist ideolojiden kurtarılmasıyla merkezde ideolojik bir boşluk ortaya çıktı. Sistemin merkezindeki bu boşluk, devleti köklü bir şekilde dönüştürecek başka bir ideoloji ve hegemonik hareketin ortaya çıkmasının ve serpilmesinin yolunu açtı.

AK Parti’yi alternatif bir siyasi-toplumsal proje olarak var eden işte bu söz konusu boşluktu. Bu boşluk ayrıca, Türkiye devletinin ağır bir krizle boğuştuğunu da gözler önüne sermekteydi. Bu ortamda AK Parti, her ne kadar muhafazakar demokrat bir hareket olarak doğmuş olsa da, liberal demokratik siyasetin araçlarını kullanarak Kemalist vesayeti devletten söküp atmaya girişti. Keza, siyaset kurumunu kontrol etmek, devleti kontrol etmek anlamına gelmiyordu ve iktidar, devlet başta olmak üzere birçok alanda etkin olmayı gerektiriyordu. 2007-8 yıllarında bürokratik vesayetin karşı hamlesi geldi. 367 krizi, Cumhuriyet mitingleri ve parti kapatma davası yaşandı. Bu karşı hamlenin atlatılmasının ardından vesayete çok daha büyük darbeler indirildi.

Vesayetin büyük oranda geriletilmesiyle yeni bir toplumsal düzenin, kolektifliğin kurulması aşamasına ulaşıldı. Demokratik açılım sürecinin başladığı 2009 yılı ve sonrası bu dönemi kapsamaktadır. Bu dönem AK Parti ile liberal demokratik siyasetin karşı karşıya kaldığı bir dönem oldu. AK Parti’nin gerçek anlamda muhafazakar demokrat bir hareket olarak kendini göstermesi de ilk defa bu dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla, liberal demokrasiye karşı muhafazakar demokrat bir siyasete ağırlık verilmeye başlandı. Bu iki ideolojinin pek iyi anlaştığı söylenemez. Liberal demokrasi devletin sınırlandırılması ve bireysel farklılığa vurgu yaparken, muhafazakar demokrasi devletin müdahaleciliğine, toplumsal birlik ve beraberliğe ve kolektif olanın inşasına vurgu yapmaktadır.

Yine de AK Parti bu dönemde liberal demokrasi ile muhafazakar demokrasi arasında bir denge gözetti. Bu döneme damga vuran “çözüm süreci” bu denge arayışının en önemli göstergesi olarak görülebilir. Ancak 2013 Mayıs’ta Gezi olaylarıyla başlayıp 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerine kadar olan süre zarfında liberal demokrasiye olan vurgu peyderpey azaldı. Bunun sebebi, devletin özgürlükler adına geri çekilmesinin kötüye kullanılması ve toplumsal alanda bir otorite boşluğunun ortaya çıkmasıydı. Oluşan bu otorite boşluğunda devletin “uluslararası toplum”un müdahalelerine maruz kalmasıyla ipler iyice gerildi. Böylece, liberal demokratik siyaset devletin bekasını ve demokrasiyi tehlikeye atarak Türkiye devletini bir kez daha krize sokuyordu. Ancak bu sefer kazanan liberalizm değil, demokrasi olacaktı.

DEMOKRASİNİN ZAFERİ

Sonuçta, 1 Kasım 2015 Genel Seçimleri’nin öncesinde başlayan terörle mücadele süreciyle birlikte liberal demokratik siyaset bütünüyle terkedildi. “Yerli ve milli” siyaset ifadesinde somutluk kazanan muhafazakar demokratik bir siyaset tam anlamıyla devreye girdi. Bu süreç, 15 Temmuz’dan sonra başlayan OHAL ve Ortadoğu’ya yönelik askeri müdahalelerle pratiğe dökülerek daha da ileri bir boyuta taşındı.

Gerçekten de, Trump’ın ABD başkanı seçilmesinin dünyaya en temel etkisi, liberalizme karşı demokrasinin direnişini taçlandırmış olmasıdır. Söylemsel açıdan liberalizm karşısında demokrasinin ön plana çıkması, AK Parti’nin 3-4 senedir sürdürdüğü demokratik siyasetin normalleşmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Çünkü AK Parti’ye en etkin muhalefet, hem küresel hem de yerel güçler tarafından, liberal demokratik söylem üzerinden gelmektedir. Aşılan bu kritik eşik, Türkiye’de şimdiden gözlendiği şekliyle son dönemde liberal demokratik söylem temelinde kendini kuran muhalefetin (CHP, HDP ve toplumsal bileşenleri) etkisini zayıflatırken, demokratik siyaseti ön plana koyan taze iktidar bloğunu (AK Parti ve MHP) daha da güçlendirecektir.

Elde edilen bu söylemsel üstünlükle devletin yeniden yapılandırılması ve kurumsallaşması ivedilikle gerçekleştirilmelidir. Yeni anayasa ve başkanlık tartışmasının çok daha etkin bir şekilde gündeme getirilmesi ve nihayete erdirilmesi bu açıdan büyük önem arz etmektedir. Ayrıca, devletin ve siyasetin yeniden dizayn edildiği bu süreçte, demokratik siyasetin toplumsal parçalanmaya müsaade etmeyen bir özgürlük ve farklılıklara saygı anlayışıyla taçlandırılması da büyük önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki, demokrasiyi liberalizm ve otoriterlikten ayrıştıran ve böylece onların üstüne yerleştirerek en ideal rejim yapan husus, hem bireysel hem de kolektif olanı aynı anda bir bütünlük içerisinde gözetebilmesidir. Ülkede sürekli dillendirilen “cumhuriyetin demokrasiyle taçlandırılması” ideali tam olarak bunu gerektirmektedir.

[Star Açık Görüş, 20 Kasım 2016]

Etiketler: