26 Temmuz 2020 | Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde 86 yıl aradan sonra ikinci sabah namazı da büyük coşkuyla kılındı. Cami içine giremeyen Müslümanlar, namazlarını Ayasofya Meydanı'nda eda etti. (Foto: İstanbul Valiliği)

26 Temmuz 2020 | Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde 86 yıl aradan sonra ikinci sabah namazı da büyük coşkuyla kılındı. Cami içine giremeyen Müslümanlar, namazlarını Ayasofya Meydanı'nda eda etti. (Foto: İstanbul Valiliği)

Kimlik ve Egemenlik Arasında Ayasofya

Ayasofya örneğinde bir kez daha Türkiye'nin egemenliği ve kimliğiyle ilgili her adımın hamaset çığlıklarıyla itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı görülmüştür. Halkın Ayasofya'ya teveccühü ise Türkiye'nin hamasete değil ama haysiyetli bir siyasete duyduğu özlemi gözler önüne sermiştir.

Ayasofya’nın yeniden bir cami olarak ibadete açılışı içeride ve dışarıda farklı şekillerde karşılansa da bu dönüşümü itibasızlaştırma ve manipüle etme gayretleri bile bunun tarihi bir hadise olduğuna işaret etmektedir.

Ayasofya bir mabet olmasının ötesinde ilk inşa edildiği günden itibaren döneminin siyasi ve manevi ruhunun ifadesini bulduğu bir mekan olmuştur.Bu yönüyle Hristiyan Bizans’ta kilise, Müslüman Osmanlı’da cami, seküler Türkiye Cumhuriyeti’nde müze ve şimdi de Müslüman bilincin yeniden uyanışının bir sembolü olarak yeniden cami işlevine kavuşmuştur. Bu çerçevede Ayasofya kültürel bir kimlik ve siyasi egemenlik sembolüdür.

26 Temmuz 2020 | Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde 86 yıl aradan sonra ikinci sabah namazı da büyük coşkuyla kılındı. Cami içine giremeyen Müslümanlar, namazlarını Ayasofya Meydanı'nda eda etti. (Foto: İstanbul Valiliği)
26 Temmuz 2020 | Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde 86 yıl aradan sonra ikinci sabah namazı da büyük coşkuyla kılındı. Cami içine giremeyen Müslümanlar, namazlarını Ayasofya Meydanı’nda eda etti. (Foto: İstanbul Valiliği)

İmparatorluk hakkı

Türkiye’de Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi Osmanlı’nın kazanımlarından Batı’ya verilen bir taviz ve düzeltilmesi gereken bir hata; Türkiye’nin Ayasofya üzerinde sahip olduğu egemenlik hakkını Ayasofya’yı camiye dönüştürme yönünde kullanamaması ise bir güçsüzlük ve esaret işareti olarak okunuyordu. Ayasofya gasp edilmiş bir haktı. Bu nedenle Ayasofya’nın “esareti” Türkiye’ni “esareti” olarak görülüyordu. Bir mabedin müze olması sadece işlevsel bir kayıp değil kimlikten verilen bir taviz bir kayıp ve tahkir olarak algılanıyordu. Bu nedenle Ayasofya’nın açılışı bir imparatorluk hakkının (Müslüman Roma) geri kazanımı veya iadesiydi. Bu bağlamda bu kararın alınabilmiş olması Türkiye açısından bir güç ve egemenlik işaretidir. Halkın Ayasofya’nın açılışına gösterdiği teveccühün maneviyatın ötesinde bu öz güven ve güç hissiyle de ilgisi vardır.

Uluslararası camia Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılmasını dini yönünden ziyade Türkiye’nin egemen bir devlet olarak bu hakkını kendi iradesince kullanmasından yani bu kararın alınabilmiş olmasından rahatsız oldu. Bu karardan rahatsız olan yerlilerin bir kısmı Batı’yı ürkütmekten çekinirken bir kısmı da bunu seküler kimlikten “islami kimlik”e bir geçiş olarak algıladı. Öyle ki “Ayasofya müzeden camiye değil de kiliseye çevrilseydi yine aynı tepkiler mi verilirdi?” sorusunu sorduran, siyasi bile değil duygusal, öfkeli hatta neredeyse “islamofobik” tepkiler verdi.

Tarihi bir olay nasıl itibarsızlaştırılır?

Türkiye’de sol ve seküler muhalefet bu tarihi olayı bir kayıp ve seküler kimlikte bir geri adım olarak gibi gördüğü için karşı olsa da halkın tepkisini çekmemek adına stratejik sessizliği seçti. Liberal muhafazakar muhalefet de toplumsal sorunlarla Ayasofya arasında ilişki kurarak örneğin “yalanın olduğu ülkede Ayasofya’nın açılmasına sevinmem” türü bir etikçilikle tabiri caizse sapla samanı birbirine karıştırarak bu tarihi hadiseyi “itibarsızlaştırmaya” çalıştı. Muhalefetten gelen olumsuz tepkilerde elbette bu adımın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a getireceği itibardan duyulan endişenin de payı var. Ayasofya kararına açıktan karşı çıkmaya cesaret edemeyenlerin bir kısmıysa “Z kuşağının umrunda değil” türü bir itibarsızlaştırma denemesine girişti. Z kuşağı tanımlamasının sahteliği bir yana, gençlerin Ayasofya umurlarında değil iddiası gerçekten öte bir temenniyi andırmaktadır. Oysa Yunanistan’a bayrakları yarıya indirten bir olayla ilgilenmeyen bir gençliğin dünyayı, kendi insanının Ayasofya heyecanına bigane kalan bir gençliğin Türkiye’yi anlama kabiliyetten mahrum kalacağı açıktır.

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışını bir dinler ve medeniyet çatışması olarak göstermek isteyenlerse kiliseden camiye çevriliyormuş gibi bir algı yaratmaya çalıştı. Oysa Batı İslam’ın reforme edilmesi yönündeki baskılar yaparak devlet kontrolüne almaya çalışırken Türkiye Hristiyanlık bize uymuyor bunu değiştirin demiyor. Aksine kiliseleri onararak yenilerini inşa ediyor. Buna mukabil Avrupa’da camilere domuz başları bırakılıyor. İslamofobi yükseliyor, Müslümanlar güvenlik sorunu olarak görülüyor. Başka inançları tahkir ve onlara müdahalenin kaba veya sofistike tüm yöntemlerini kullanan Avrupa, Türkiye’ye bu yönde yapacağı bir itirazın olsa olsa kendi hoşgörü ve çoğulculuk maskesini düşüreceğini bilir.

Ayasofya neyin sonucu?

Bazı çevrelerin Ayasofya konusunda Batı’dan beklediği desteği alamadığı görülüyor. Ayasofya’nın kurulduğu dönemde temsil ettiği Hristiyanlık ile bugünkü seküler Batı’nın ve paganlaşan Batı toplumunun Ayasofya’nı temsil ettiği değerler ve algısı farklıdır. Sovyetler sonrası oluşan ideoloji boşluğu Ortodoksluk’la dolduran ve yayılımcı siyasetini bu[1] manevi/ideolojik içerikle pekiştiren Rusya ve Yunanistan hariç dünya Ayasofya’nın yeniden bir mabet olmasıyla ilgilenmedi. Daha çok bunu mümkün kılan siyasi iradeden rahatsız oldular. Nitekim Alman Tagesspiegel gazetesi “Batı’ya İki Tokat” başlıklı analizinde Doğu Akdeniz’deki Türk varlığı ve Ayasofya birlikte değerlendirmiştir. Bu iki adım da Türkiye’nin yeni egemenlik siyasetinin sonuçlarıdır.

Ayasofya kararı dışarıda Ankara’nın bölgesel güç olması, Osmanlı geçmişiyle irtibatının devamı ve kendi çıkarlarının peşinde diğer devletlerle eşit göz hizasında ilişki talep eden bir devlet olmanın bir ifadesi olarak görülmüştür. İşin aslı da budur. Bu siyasi bir manevra veya altı boş populist bir hamle değil, Türkiye’nin değişen egemenlik siyasetinin ve yeni duruşunun bir sonucudur.

Batı basınında Ayasofya’nın açılarak Türkiye’nin egemenlik hakkını gelen tüm tehdit ve baskılara rağmen kullanması “İslamcıların zaferi” olarak yansıtılmak istenmektedir. Bu esasında tüm Türkiye’ye ait bir egemenlik kazanımını bir grubun kazanımı olarak küçültülme çabasıdır. Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alanların tanıdık taktiklerinden birisi de bazılarının sevincini birilerinin acısı yaparak neşe ve hüznü bile bölme veya var olan farklılıkları körükleme gayretidir.

Liberal cephenin Ayasofya’nın açılışı Türkiye’nin imajını zedeleyecek türünden eleştirilerle karşı çıktığı da görülüyor. Ayasofya müzeyken de Türkiye hakkında inançlara saygılı bir ülke imajı yaratılmadığı düşünüldüğünde bu argümanın bir manipülasyon olduğu anlaşılır. Nitekim Türkiye’nin imajı denilen şey nihayetinde hakim dünya güçlerinin Türkiye’ye biçtiği roldür. Onunla çatışırsanız hakikatinize bir şey olmaz ama imajınızın “zedeleneceği” muhakkaktır.

Ayasofya örneğinde bir kez daha Türkiye’nin egemenliği ve kimliğiyle ilgili her adımın hamaset çığlıklarıyla itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı görülmüştür. Halkın Ayasofya’ya teveccühü ise Türkiye’nin hamasete değil ama haysiyetli bir siyasete duyduğu özlemi gözler önüne sermiştir.

[Sabah, 25 Temmuz 2020]

Etiketler: