TBMM

TBMM

İktidarı Kimler Sahiplenmiyor?

Türkiye’de siyasi ayrışmalar genellikle sağ-sol ya da liberalizm, milliyetçilik, sosyalizm, vs. gibi ideolojiler üzerinden tartışılıyor. Oysa ülkede siyasetin temeli bürokrasi, sermaye ve geniş halk kesimleri arasındaki ayrışmalar ve …

Türkiye’de siyasi ayrışmalar genellikle sağ-sol ya da liberalizm, milliyetçilik, sosyalizm, vs. gibi ideolojiler üzerinden tartışılıyor. Oysa ülkede siyasetin temeli bürokrasi, sermaye ve geniş halk kesimleri arasındaki ayrışmalar ve çelişkiler tarafından belirlenmektedir. Bu üç temel iktidar odağının dayandığı bir siyaset formu ve kültürel-entelektüel içerik mevcuttur.

Bürokrasi elitist bir siyaset formuna ve seküler-milliyetçi bir kültürel içeriğe dayanarak iktidar mücadelesi verir. Elitist siyaset toplumsal alanı yönetici elitler ve yönetilen halk yığınlar şeklinde ikiye böler. Elitleri normatif ve teknik olarak daha üstün görürken, halkı ise bu boyutlarda daha aşağıda görür. Bu görüşün sağladığı meşruiyetle de siyasi otoritenin bürokraside olması gerektiği inancını taşır. Seküler-milliyetçi kültürel-entelektüel içerik ise siyasete yön veren bir kılavuz işlevi görür. İç ve dış siyaset seküler-milliyetçiliğin öngördüğü çerçeve içerisinden üretilen politikalarla belirlenir. Somut olarak ekonomi devletçilik, iç siyaset askeri-sivil bürokrasinin rejim güvenliğini esas alan öncelikleri ve dış politika ise savunmacı-içe kapanmacı bir perspektifle yürütülür.

Sermaye ise çoğulcu bir siyaset formu ve liberal-demokratik bir kültürel-entelektüel içerik öne sürer. Çoğulculuk hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ve insan hakları gibi liberal-demokratik ideolojik aparatlarla siyasi iktidarın tek bir merkezde toplanmasının önüne geçmeye çalışır. Burada esas amaç hukukun üstünlüğü ile iktidarın genele yayılması ve güçler ayrılığı ile insan hakları gibi söylem ve araçlarla her bir bireyin güvence altına alınması değildir. Üretim araçlarını elinde tutan sermaye bu aparatlarla devletin ve halkın temsilcilerinin gücünü kırarak kendi hareket alanını geniş tutmak ve karar alma süreçlerine hâkim olmak ister. Çoğulcu siyasetin bu aparatlarının asıl işlevi toplumda çoğunluğu oluşturan milletin iradesinin azınlıklar lehine sınırlandırılmasıdır. Çoğulculuk son kertede azınlık siyasetinin yegâne ideolojik silahıdır. Ekonomi, kültür, etnik ve dini aidiyetler gibi farklı zeminlerde ortaya çıkabilen azınlık grupları çoğulcu siyasete yaslanarak iktidar mücadelesi verir.

Geniş halk kesimleri ise popülist bir siyaset formunu esas alır, kültürel-entelektüel içerik ise milletin ne şekilde tanımlandığına göre çeşitlilik gösterir. Popülist siyaset formu toplumsal alanın elitler ile geniş toplum kesimleri arasındaki iktidar mücadelesi tarafından belirlendiği düşüncesine sahiptir.

Toplum normatif açıdan elitlere üstün görülür. Toplum genelin çıkarını temsil eden saf ve sahici bir aktör olarak görülürken, elitler dar bir kesiminin çıkarlarını korumak için mücadele veren yabancı ve çıkarcı bir aktör olarak tanımlanır. Toplumcu siyasette kültürel-entelektüel içerik birçok şekle bürünebilir. Toplumculuğun sol, milliyetçi, İslamcı ve muhafazakâr sürümleri mevcuttur. Sol popülizm sınıf, milliyetçi popülizm etnik kimlik, İslamcı popülizm dini aidiyet ve muhafazakâr popülizm ise yerlilik temelinde toplumu tanımlar. Sol için toplum “halk,” milliyetçiler için “millet,” İslamcılar için “ümmet” ve muhafazakarlar içinse “kültürel cemaat”tir. Ancak burada daha esaslı bir kategorizasyon yapmak gerekirse, toplumu tek bir talebe indirgeyen popülist siyasetle birçok toplumsal talebe seslenen ve bu talepleri bir araya getirerek kuşatıcı bir demokratik toplumsal özne inşa eden popülist siyaset ayrışmasına değinmek gerekir. Türkiye’de toplumcu “kitle” partisi olarak adlandırılan Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti kuşatıcı popülist siyaset takip eden aktörler kategorisinde değerlendirilebilir.

AK Parti tecrübesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta yaptığı kültürel iktidar çıkışı ancak bu tablo göz önüne alındığında sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilir. Bütüncül bir perspektiften ele alındığında kültürel iktidara dair yorumlar yukarıda bahsi geçen siyaset form ve içeriklerinin hangisinin toplumsal sağduyu konumuna gelmeyi başardığı sonucuna bakarak yapılabilir. Türkiye’de siyaset uzunca bir süre bürokrasinin önderliğinde elitist form ve seküler-milliyetçi içerik tarafından belirlendi. 1950’de çok-partili hayata geçişle birlikte popülist form farklı içerikleriyle siyaset arenasında yerini aldı ve elitizme başkaldırdı. 1980’ler çoğulcu siyaset formunun ve liberal-demokrat siyasetin yükselişine şahitlik etti. 2000’lerin ilk on yılı bu üç siyasetin mücadelesince belirlendi. Bürokrasi eski etkinliğini yitirdi, çoğulculuk ise geri planda kaldı. Sonuçta AK Parti’nin siyaset formu konumundaki popülizm bu mücadelenin kazananı oldu.

AK Parti dışındaki tüm siyasi aktörler AK Parti’ye karşı etkin bir mücadele verebilmek için onu taklit etme yoluna gittiler ve süreçte popülist siyaseti benimsediler. Bunun sonucunda elitizmin kalesi konumdaki CHP’de bir istisna oluşturan, 1970’lerin popülist “Karaoğlan” Ecevit imgesi Kılıçdaroğlu bünyesinde yeniden canlandırılmaya çalışıldı. Bürokratik oligarşinin siyasetteki temsilcisi CHP terk edilerek “halka doğru” yönünü çevirmiş “yeni” bir CHP üretimi devreye girdi. Daha genel olarak ise, “Gezi” üzerinden seküler siyaset elitizm ve çoğulculuktan uzaklaşarak popülist bir dönüşüm yaşadı. Gezi Parkı Şiddet Eylemleri tecrübesi seküler bir toplumsal özne inşasına girişen popülist seküler siyasetin kurucu miti haline geldi.

PKK terör örgütünün gölgesinde azınlıkçı bir siyaset sürdüren HDP de “Türkiyelileşme” iddiasıyla popülist bir döneme girdi. Günümüzde Türkiyelileşme kavramıyla dile getirilen popülist siyaset HDP’nin şiddete ve azınlıkçı siyasetine içeriden hatırı sayılır bir baskı yapıyor.

MHP’nin 15 Temmuz sonrasında yüzünü belli ölçüde devletten topluma çevirmesi ve kendisini yerli-milli siyaset üzerinden yeniden tanımlama çabasını da popülizmin siyaset üzerindeki belirleyicilik etkisiyle açıklamak mümkündür.

Özetle, günümüzde Türkiye’de siyaset devlet bürokrasisi ve sermayenin geri plana itilip toplumun merkezi konuma geldiği iki bloklu bir yapı tarafından belirlenmektedir. İki bloğun da “cumhur” ve “millet” gibi toplumun merkeziliğini vurgulayan ibarelerle kendilerini tanımlaması popülizmin mutlak hâkimiyetini en açık ve somut şekliyle gözler önüne sermektedir.

AK Parti kültürel iktidarını kurdu mu?

Tüm bu dönüşümler bize AK Parti siyasetinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinin ülkede büyük bir değişime yol açtığını söylemektedir. Ülkede iktidarın yeni bir zemin kazandığını ortaya koymaktadır. Diğer siyasi aktörlerin de bu değişimi kabul etmek zorunda kaldığı ve kendilerini buna adapte etmek zorunda hissettiklerini göstermektedir. İktidarın zeminini değiştirmiş olmakla AK Parti’nin siyasi iktidar kurmanın sınırlarını aşarak ülkede kültürel iktidarını da kurduğunu belirtmek gerekir. Belli bir süredir kamuoyu tartışmalarında lehte ve aleyhte ortaya konulan fikirlerin ufku büyük oranda AK Parti’nin çizdiği siyasi-ideolojik sınırlarca belirlenmektedir.

Siyasi iktidar kurmak ile kültürel iktidar kurmak arasındaki fark seçim kazanmak ile iktidar oyununun nasıl ve hangi zeminde oynandığını belirlemek arasındaki mesafeye bakarak anlaşılabilir.

Bu, AK Parti’nin geliştirdiği politikalara itirazların olmadığı, herkesin bu politikaları onayladığı anlamına gelmiyor. Popülizm ve yerli-milli siyaset hakim siyaset haline geldikçe ve muhalefet popülizme kaydıkça AK Parti’nin politikalarına ses çıkaramama (Ayasofya’nın açılması meselesinde olduğu gibi) durumuyla karşı karşıya kalıyor. Muhalefetin konuşmayı tercih ettiği durumlarda ise toplumun merkezi ile mesafesi açıklık kazanıyor ve bu durum muhalefetin karnesine eksi yazıyor. Bu durum özellikle HDP ile ittifak söz konusu olduğunda ve Türkiye’nin Suriye ve Libya başta olmak üzere dış politika meselelerinde kendisini hissettiriyor. AK Parti’nin muhalefet tarafından canının yakılması ancak kendi siyasetiyle çeliştiğinde, yani popülist siyaset ve yerli-milli değerlerle çelişen adımlar attığında söz konusu olabiliyor. Özetle, AK Parti muhalefeti kendi konuşma alanına, söylemine ve gündemine hapsetmiş durumda. AK Parti’nin kendi siyaset formunu (popülizm) ve içeriğini (yerli-milli siyaset) rakiplerine kabul ettirmiş olması sadece siyasi iktidar değil aynı zamanda kültürel-söylemsel iktidar kurduğunu da ortaya koymaktadır. Elitizmin, çoğulculuğun ve Batıcılığın hâkim meşruiyet çerçevesi olmaktan çıkıp yerini popülizm ve yerli-milli siyasete bırakması sadece siyasi alanda kazanılmış bir zafer değil aynı zamanda kültürel alanda kazanılmış bir zafer olarak da görülmelidir.

Erdoğan’ın eleştirisi kime?

O halde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kültürel iktidarımızı kuramadık” açıklamasını nasıl anlamalıyız? Erdoğan’ın bu sert ifadeleri daha çok içeriye dönük ve kendi çevresine yönelik bir eleştiri olarak görülebilir. Bu eleştiri bir toplumsal hareket olarak AK Parti cenahında kişisel sebeplerle yaşanan kopmalardan olduğu kadar, ülkede yeni bir iktidar zemininin inşa edildiğinin çevresince yeterince anlaşılmamış olması, takdir edilmemesi ve sahiplenilmemesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmektedir. Daha öz bir ifadeyle, Erdoğan’ın AK Parti cenahının kendi iddialarına ve davasına yeterince inanmamasına ve sorumluluk almamasına yönelik bir eleştiri yaptığını söyleyebiliriz. Konuşmanın akademik bir ortamda yapıldığı göz önüne alınırsa, bu inanç eksikliği ve sorumluluk almama durumunun özellikle akademik çevrelerde daha yaygın olduğunu düşündüğü sonucu çıkarılabilir.

Türkiye’de muhalefetin sivil toplum alanındaki tüm organik aydın, gazeteci ve aktivist unsurlarıyla sergilemiş olduğu açık mücadele göz önüne alındığında bu yabana atılır bir endişe gibi gözükmemektedir.

[Sabah, 24 Ekim 2020]

Etiketler: