Almanya-Fransa

Almanya ve Fransa’nın Müslümanları Ötekileştirme Yarışı

Her fırsatta temel hak ve özgürlükler savunuculuğunu yapan Fransa ve Almanya Müslümanlar söz konusu olduğunda evrensel değerleri beklemeye almaktadır.

Kıta Avrupa’nın Müslüman toplumu ile mücadelesi Fransa ve Almanya örneklerinde görülebildiği üzere Kulturkampf’a evrilmeye başlamıştır. Kulturkampf kelimesi politika ve sosyal teori literatüründe, çevrilmeden, Almancasıyla kullanılan bir kavram. Kültür mücadelesi/savaşı anlamına geliyor. Kulturkampf Alman İmparatorluğu’nda (Prusya) 19. yüzyılın son çeyreğinde Katolikliğin toplumsal hayattaki etkisini kırmaya yönelik bir dizi devlet müdahalesi ve bunlara tepkilerden oluşan süreci tanımlar.

Kulturkampf, kurumlaşmış, gelenekleşmiş dinsel otoriteye karşı aydınlanmacı, modernist, laisist, insan aklının ve iradesinin özerkliğini savunan bir politika gibi algılansa da kilisenin yerine devlet vesayetini geçiren şedit bir otoriter yapıyı ve zihniyeti kurumlaştırmıştır. 

Nitekim Katolik Kilisesi’nin kültürel ve toplumsal otoritesini alt etmeye dönük otoriter politikasını anlatır.

Günümüzde Fransız ve Alman kamuoyunda İslam dinini ve Müslüman toplumunu hedef alan İslamofobik tartışmasının asıl gayesinin Müslüman toplumunun bulunduğu ülkelerde kültürel ve toplumsal konumunu zayıflatmak olduğunu kestirmek zor olmayacaktır.

Avrupa Birliği’nin iki kilit ülkesi olan Almanya ve Fransa aynı zamanda en kalabalık Müslüman nüfusa sahip olan Avrupa ülkelerin başını çekmektedir (Almanya’da takriben 5 milyon, Fransa’da 6-7 milyon arası). Bu iki ülkenin devlet yapısı ve geleneği birbirinden farklı olmasından dolayı devlet ile din ilişkilerinde farklılıklar haliyle göze çarpmaktadır.

Almanya’nın Kulturkampf’ı

Almanya’da devlet ile dini cemaatlerin iş birliği anayasa gereği sözleşmelerle düzenlenmiştir (Staatskirchenvertrag). Kamu statüsünde olan kiliseler veya dini cemaatler Alman devletinin resmi muhatabıdır ve geniş kapsamlı imtiyazlara sahiptirler (dini tatiller, din dersi, din adamı yetiştirme, kilise vergisi vs.).

1990’lı yıllardan beri İslami kuruluşlar Alman devleti nezdinde Katolik ve Protestan kiliseler gibi anayasal hakkı olan kamu statüsüne kavuşmaya çalışmaktadır. Lakin yapılan başvurular Alman makamlarca mantıklı olmayan sebeplerden dolayı kabul görmemektedir: İslami cemaatler Hristiyanlarda olduğu gibi hiyerarşik organizasyona sahip değillermiş, cemaat üyelerin kayıtları tutulmuyormuş gibi…

Kurumsal ayrımcılığın siyasi boyutu ise Alman devleti Müslüman toplumunun temsilini DİTİB ve Milli Görüş gibi güçlü kurumlara bırakmamak için Müslüman cemaatlerine uzak duran marjinal grup ve bireyler ile kurumsal işbirliğine yönelmiş durumdadır, örneğin Almanya’da Müslüman çatı kuruluşlarından bağımsız olarak Almanca imam eğitimi verilecek Almanya İslam Koleji (IKD) gelecek yıl faaliyete başlayacak. Federal hükümet tarafından desteklenen IKD, Almanya’da görev yapacak başta imam olmak üzere İslam din görevlileri yetiştirmeyi hedeflemektedir.

Kurumsal ayrımcılığın dışında Müslüman toplum Alman kamuoyunda da ötekileştirme, dışlanma ve itibarsızlaştırmalara maruz kalmaktadır. Müslüman cemaatlerin Alman toplumunun entegre bir parçası olmadığı iddiası “öncü kültür” (Leitkultur) argümanları ile desteklenmekte. Özellikle Alman muhafazakar çevrelerde “öncü kültür” anlamı Alman kimliğinin sadece Alman anayasasına sadık olmakla alakası olmadığının, ayrıca Alman medeniyet geleneğinin (örf ve adetler) de benimsenmiş olması gerektiğidir. Bu bağlamda son zamanlarda mütemadiyen Avrupa medeniyetinin Hristiyan ve Musevi geleneğe (Christlich-Jüdische tradition) sahip olduğu vurgulanmaktadır. Burada kasıt tabii ki İslam dinin Avrupa medeniyetinin bir parçası olamayacağını perçinleştirmektir.

Fransa’nın Kulturkampf’ı

Fransa 1905’ten beri resmen laik bir ülkedir. Fransız devlet kurumları Kulturkampf’ı radikal laiklik prensibi aracılığı ile Müslüman cemaatlerle mücadele etmektedir.

Fransa’da laiklik prensibi bir nevi farklılıkları dışlayıcı, özgürlükleri kısıtlayıcı ve ayrımcılıkları teşvik edici bir ortam yaratmıştır. Laiklik ilkesi asimilasyon aracı olarak görülüp Fransa’da yaşayan Müslümanların ancak Fransız değerlerine göre kendi dinini şekillendirdikçe toplumun entegre bir parçası olabilmektedir.

Cumhurbaşkanı Macron’un terör saldırısına cevaben “Fransa İslam’ı” projesinin yasal zeminini teşkil eden separatizm yasası ile daha “aydınlatılmış bir İslam anlayışı” getirecekleri açıklaması ve Hazreti Peygamber’in karikatürlerinin devlet binalarına yansıtılmasını teşvik etmesi sadece Fransa’da yaşayan Müslümanların güveninin sarsmamıştır, aynı zamanda tüm İslam aleminde kredisini tüketme noktasına getirmiştir.

Bundan sonraki süreçte Fransa’da Müslüman şahıs ve kurumlara karşı daha sert önlemlerin alınması muhtemeldir. Ülkücü derneklerin kapatılması Macron’un seçimlere yatırım olarak gördüğü bir aksiyonizmin tezahürüdür. Alman Federal Meclisi ülkücü teşkilatların Almanya’da yasaklanması talebini hükümete ileterek Alman kamuoyuna da mesaj verdi.

Her iki ülkenin asıl hedefleri kendi ülkelerinde bulunan Müslüman toplumların başka ülkeler tarafından yönlendirilmemesi (I), anayasa ve geleneklere uygun bir İslam modeli (II) ve kendi ülkesi in kontrolünde dizayn edilmiş bir İslam anlayışıdır (III).

Her fırsatta temel hak ve özgürlükler savunuculuğunu yapan Fransa ve Almanya Müslümanlar söz konusu olduğunda evrensel değerleri beklemeye almaktadır.

Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükleri; laiklik ilkesi, bürokratik engeller veya güvenlik meseleleri öne sürülerek yasaklayıcı, kısıtlayıcı ve dışlayıcı tutumlar sergilenmektedir. Bu durum da ayrımcılıklara meşruiyet kazandırmaya devam etmektedir. Avrupa genelinde bu endişe verici gidişat Avrupa’da yaşayan Müslümanların güncel hayatını olumsuz etkilemektedir, özellikle Fransa’da sanki bir korku Cumhuriyeti hissiyatı hakim.

 [Sabah, 21 Kasım 2020]

Etiketler: