Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Sudan Hartum Üniversitesindeki Konuşması

Afrika’dan Türkiye İçin Dersler

Güçlü bir imparatorluk geçmişi olan Türkiye’nin, Afrika’nın sömürü hikâyesini her zaman göz önünde tutarak, Batı’dan gelen baskı ve dayatmalara karşı direnmesi tek seçenektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti ile gündeme gelen Afrika’nın Batı ile hikâyesi Türkiye’nin Batı ile ilişkileri açısından önemli dersler içeriyor.

AK Parti iktidarının bağımsız dış politika arayışı çerçevesinde attığı adımların Türkiye’nin Batı ile arasını bozduğunu ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkeleri rahatsız edecek adımlardan uzak durulmasının Türkiye’nin huzur ve refahı açısından tek seçenek olduğunu ileri süren kesimlerin Afrika-Batı ilişkisinin sonuçlarına bakması faydalı olacaktır. Zira Afrika’nın hikâyesi, tahakküm dışında bir ilişki biçimi tanımayan Batı’nın dünyanın geri kalanına yönelik güç politikasının hazin sonuçlarını gösterir.

500 yılı aşkın süredir Batı ile yoğun temas hâlinde olan Afrika’nın Batılı ülkelerle ilişkisini açıklayan kavramlar kolonializm, neo-kolonializm ve emperyalizm kavramlarıdır. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, Almanya, Belçika ve İtalya tarafından 16.-19. Yüzyıllar arasında işgal edilen Afrika yoğun bir sömürüye maruz kalmış, fiilî işgalin sona erdiği 20. Yüzyıldan itibaren ise bu sömürü biçim değiştirerek devam etmiştir.

Batı ile bu sömürü ilişkisi sonrasında Afrika’nın geldiği noktayı ifade etmek için ise “felaket” kelimesinden başka bir kavram akla gelmiyor.

Bugün dünya nüfusunun yüzde 15’ine sahip olan Sahra Altı Afrika’nın dünya ekonomisindeki payı sadece yüzde 2’den ibaret.

17. Yüzyıldan itibaren Batı Afrika’daki Köle Sahili’nden (bugünkü Togo, Benin ve Nijerya’nın batı kıyıları) İspanya’nın Amerika’daki kolonilerine köle ticareti başlıyor. Afrika’da “avlanan” veya “satın alınan” köleler Royal African Company gibi şirketler tarafından Amerika’ya satılıyor. Bu ticaretin metaı olan köleler için ayrı bir ölçü birimi bile tespit etmişler: 1 Pieza de India=1 sağlıklı erkek köle.

Bu köle ticareti çerçevesinde yüz binlerce Afrikalı ailelerinden koparılıp Amerika’ya sürüklenmiş. Aylar süren Atlantik yolculuğunda bu insanların yaklaşık yüzde 40’ının açlık, susuzluk ve hastalıktan öldüğü tahmin ediliyor. Köle olarak çalışmak zorunda kaldıkları Amerikan kolonilerindeki ortalama ömürlerinin ise ağır çalışma şartlarından dolayı ortalama 35 olduğu biliniyor.

Batılılar, Afrika’nın doğal zenginliklerini kendi ülkelerine taşıyıp insanlarını da köle yapmakla kalmayıp, aynı zamanda kıtaya hâkim oldukları dönemlerde sayısız katliamlar da gerçekleştirdiler. 1904 yılında Almanya’nın Namibya’da  Herero halkına karşı gerçekleştirdiği soykırımda 60.000 kişi, 1890-1905 yılları arasında Belçika’nın Kongo’da yaptığı katliamlarda yüz binlerce kişi, Fransa’nın 1954-1962 yılları arasında Cezayir’deki katliamlarında 1,5 milyon kişi, Hollanda’nın 17. Yüzyılda Güney Afrika’da Koikoi yerlilerine karşı gerçekleştirdiği katliamda 50.000’den fazla kişi hayatını kaybetti…

Batılı ülkelerin büyük heyecanla destekleyip Sudan’dan kopardıkları Güney Sudan’ın, bağımsızlığın ardından önce kanlı bir iç savaşa ve sonrasında ise büyük bir açlık felaketine sürüklenmesi post-kolonial dönemde de Batı’nın Afrika’dan “kirli” elini çekmediğinin açık bir göstergesi.

1994’te yaşanan Ruanda soykırımında hayatını kaybeden 800 bin kişi de Batılı ülkelerin eski sömürgelerinden çekmedikleri kirli ellerinin bir başka göstergesi.

Batı’nın, Afrika halkları üzerinde kurduğu bu tahakküm ilişkisi Türkiye’ye ne söylüyor?

Ankara’nın, Batı’nın yörüngesinden çıkmak ve dış politikasındaki alternatiflerini artırmak için attığı adımları eleştirenler bilmelidir ki, Türkiye’nin Afrika gibi boyun eğmesi sonucu ödeyeceği bedel, bağımsızlık yolunda attığı adımların Batılı ülkeleri rahatsız etmesi nedeniyle ödediği bedelden kesinlikle daha ağır olurdu.

Afrika halkları, Batı’nın kendileri üzerinde kurmak istediği tahakküm ve sömürü ilişkisine gereği gibi karşı çıkamayıp itaat ettikleri için çok ağır bir bedel ödediler ve hâlen ödemeye devam ediyorlar.

Bütün bu gerçekler ortadayken, kimse, Türkiye’nin Batı’yı kızdıracak adımlardan vazgeçmesi durumunda Batılı ülkelerin Türkiye’ye karşı daha “insaflı” davranacağını zannetmesin ve Türkiye’nin bir “uysal koyun” gibi hareket etmesini beklemesin. Zira uluslararası ilişkiler tarihi, güçlü devletlerin “insaflı” politikalarının değil “güç” politikalarının tarihidir ve bu tarihte “uysal koyunlar” kendilerine ancak güçlü devletlerin menülerinde yer bulurlar.

Güçlü bir imparatorluk geçmişi olan Türkiye’nin, Afrika’nın sömürü hikâyesini her zaman göz önünde tutarak, Batı’dan gelen baskı ve dayatmalara karşı direnmesi tek seçenektir.

[Türkiye, 27 Aralık 2017]

Etiketler: