Fatih Sondaj Gemisi | Doğu Akdeniz

5 Soru: Akdeniz’de Enerji Oyunu

Akdeniz’deki son gelişmeler 'enerji oyunu' çerçevesinde değerlendirilebilir mi? Türkiye’yi dışlayarak enerji kaynaklarının pazarlanması mümkün mü? Doğu Akdeniz’de bulunan gazın East-Med Boru Hattı ile Avrupa’ya taşınma ihtimali nedir? AB’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik oyunda tutumu nedir? AB/Avrupalılar Doğu Akdeniz’de nasıl bir tutum takınmalı?

  1. Akdeniz’deki son gelişmeler “enerji oyunu” çerçevesinde değerlendirilebilir mi?

Öncelikle 2009’da Doğu Akdeniz’de doğal gaz rezervlerinin ilk keşfi yapıldığında bölgedeki enerji kaynaklarının bölge ülkeleri arasındaki siyasi sorunları çözmek konusunda özendirici bir mahiyet taşıyacağı düşünüldü. Özellikle, Obama yönetimi bu düşünce ile hareket etmekte ve Kıbrıs meselesinin çözümünde de Akdeniz’de bulunan gaz rezervlerinin kolaylaştırıcı bir etken olacağına inanmaktaydı. O gün için basit bir mantığı vardı işin: gaz çıkaran ülkeler iç-tüketim fazlasını doğal olarak satmak istiyorlardı. Avrupa pazarı da hem coğrafi yakınlığı hem de enerji çeşitlendirme ihtiyacı nedeniyle bu iş için mantıklı görünüyordu. Avrupa pazarına ticaret barışını savunan Türkiye üzerinden ulaşmak mümkündü ve ABD’de Obama yönetimi Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmak için tüm bu paketi destekliyordu. Hatta yine o günlerde Kıbrıs adası çevresindeki bloklarda var olan gaz rezervlerinin Kıbrıs sorununun siyasi çözümünde taraflar arası kolaylaştırıcı olacağı fikri ortaya atıldı.

Ancak, 2009’da bir ekonomik enerji oyunu paketinde sunulan Doğu Akdeniz gaz rezervleri meselesinin zaman içerisinde ekonomik oyun hattından kaydığını gözlemliyoruz. Zaten o günden bugüne farklı gaz anlaşmaları imzalansa ve farklı jeopolitik gaz koalisyonları kurulsa da 2009’dan beri gazını satmak için kapı kapı dolaşan İsrail bile henüz somut bir ekonomik kazanç sağlayabilmiş değil. İsrail, Doğu Akdeniz’de özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) sağladığı çerçeve üzerinden ekonomik kazançtan ziyade donanma kabiliyetlerini geliştirmeye çalışıyor izlenimi veriyor. İsrail’in bu genel tutumu Akdeniz’deki jeoekonomik oyunun jeopolitik oyuna paralel olarak değiştiği savımızla uyumlu.

Akdeniz’deki jeopolitik oyun bölgeye Rusya Federasyonu’nun 2015 tarihinden itibaren gelişiyle tamamen değişti. Moskova’nın anılan tarihten sonra Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’de belirli bir alanı askeri kapasitesiyle (A2/AD) rakiplerinin erişimine kapatması üzerine, Trump yönetimi, ABD’nin jeopolitik açıdan Akdeniz’e geri dönüşünün bir zorunluluk olduğu sonucuna vardı. Haziran 2019’da, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Akdeniz’i Washington için yeni bir stratejik cephe olarak ilan etmesi de bu bağlamda bir tesadüf değildi. Trump yönetimi, Akdeniz’e geri dönüşü iki aşamalı olarak somutlaştırmaya karar verdi.

İlk aşamada, ABD Akdeniz’de var olan donanmasının gücünü artırmak suretiyle deniz sahasındaki askeri varlığını ve dolayısıyla görünürlüğünü ciddi şekilde artırdı. İkinci olarak, GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır’dan oluşan yeni bir dörtlü ittifakı doğal gaz alanında oluşturdu. İlk aşamanın göze batmaması (Rusya ile askeri sınırlı çatışma riskinin kontrolü) için ikinci aşamadaki enerji oyunu faydalı bir kılıf işlevi de görmekteydi.

GKRY ve Yunanistan için ise bu bir fırsatı ifade ediyordu. Böylece GKRY, 2003 senesinden itibaren sürdürdüğü adanın doğal kaynaklarının paylaşımından KKTC’yi dışlayarak Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki ekonomik ve siyasi baskıyı artırma politikasını bir adım daha ileri götürme fırsatı yakaladığını düşünebilecekti. Bilindiği üzere Kıbrıs adası etrafında bulunan doğal kaynaklar üzerinde eşit hakka sahip KKTC’nin meşru haklarından mahrum edilmesi tam olarak 2003 senesinde GKRY’nin tek taraflı MEB ilan etmesi ve buraya uluslararası firmaları çağırmasıyla başlamıştı. Uluslararası hukuka göre son derece sorunlu bu adımlara farklı jeopolitik nedenlerle İsrail, Mısır ve ABD’den, nihayetinde de AB’den destek bulmak elbette GKRY için  cesaretlendirici bir etki yaratıyor.

Aslında Türkiye ve KKTC’nin açıkça, Rusya’nın örtülü olarak dışlandığı bu enerji projeleri (örneğin East-Med) a)- ekonomik ve siyasi maliyeti çok yüksek, b)- jeopolitik riskler nedeniyle geleceği belirsiz ve c)- Türkiye ve KKTC’nin haklarını yok saydığı için gayri-hukukidir. Tüm bu nedenlerle de Doğu Akdeniz’deki oyun saf bir ekonomik enerji oyunu olsaydı kâr-zarar/ fırsat-risk hesaplarındaki zarar-risk hanesinin ağırlığı nedeniyle yapılabilir bulunamazdı. Üstelik Türkiye ve KKTC’nin haklarının göz ardı edilmesi üzerine odaklı bu projeler bölgesel ticaretin olmazsa olmazlarından biri olan istikrara katkı sağlamak bir yana kaynak çıkarımı ve ticaretini bölgede istikrarsızlık üretmenin bir aracı haline getiriyorlar. Kimi odaklarca zikredilen olası rezervlerle ilgili rakamlar çok büyük olsa da henüz kanıtlanmış rezerv miktarları ve ticaret hacmi bu tür bir sıfır toplamlı oyun dayatmaktan çok uzak. Tüm bu gerçekler bize, enerji oyunu kisvesi altında rakibi kıymetli alanlardan dışlamaya yönelik bir jeopolitik oyunun ABD tarafından (kimileri için de Rusya tarafından) bölgeye dayatıldığını ve başta GKRY ve İsrail olmak üzere çeşitli aktörlerce bir fırsat olarak çıkarcı bir biçimde satın alındığını düşündürtüyor.

  1. Türkiye’yi dışlayarak enerji kaynaklarının pazarlanması mümkün mü?

Oyun, enerji oyunu ise yukarıda zikrettiğimiz nedenlerle cevap çok açık bir “hayır”. Ancak oyun jeoekonomik görünümlü bir jeopolitik oyun. Jeopolitik oyun a)- Rusya’nın bölgedeki 2015 kazançlarından geri püskürtülmesi çok zor olduğu için bu kazançların dengelenmesi ve sınırlanması, b)- Rusya’nın sınırlanması üzerinden İran’ın sıkıştırılması, c)- Türkiye’nin sınırlandırılması üzerinden Ankara’nın Doğu Akdeniz mücadelesinde kendi adına iki rakip arasında ve kendine yönelik tehlikeler karşısında “dengenin dengeleyicisi” rolünü oynamasının engellenmesi gibi farklı amaçlar taşıyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki enerji oyunu bahane edilerek Ankara, a)- enerji oyununa dahil edilmemiş; yalnızmış, izole edilmiş gibi gösteriliyor ki Ankara, kendi karasularında ve KKTC’den aldığı yetki ile Kıbrıs çevresinde arama ve sondaj faaliyetleri yapma yeteneğine ve gücüne sahip olduğu müddetçe izole edilmiş, dışlanmış değil oyunun tam ortasındadır. b)- Ankara ve KKTC sanki meşru haklarını savunmuyorlarmış gibi gayri hukuki bir algı oluşturuluyor (Fatih gemisi personeli ile ilgili GKRY’nin izlediği politika buna örnek olarak verilebilir). Böylece bu fırsatçı aktörler, East-Med projesi ya da Sevilla Haritası gibi akla ve günün siyasal gerçekliğine uygun olmayan revizyonist projelerin (hem Türkiye’yi hem KKTC’yi hem de Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik haklarını yok sayan) gayri hukukiliğini de çıkarılan bu gürültü esnasında unutturmaya çalışıyorlar.

Bu noktada Türkiye alan-kapatma kabiliyetlerini geliştirerek son derece yerinde bir politika izliyor ve bu nedenle de karşı aktörlerde endişe yaratıyor. Bu çerçevede S-400 gibi alan-kapatma sistemlerinin ve geliştirilen donanma ve hava kabiliyetlerinin çok önemli olduğunu ifade etmek gerekir. Benzeri milli sistemler de geliştirilmeli, geliştirilecektir. Türkiye’nin sismik araştırma ve derin sondaj kabiliyetine sahip sayılı ülkeler arasında olmasının ve bölgede mütecaviz ve saldırgan hareketleri caydırabilecek deniz ve hava kabiliyetlerine sahip bulunmasının aslında yukarıda zikredilen jeopolitik oyunun Türkiye ayağını akamete uğrattığı da bir gerçektir. Çünkü bu kabiliyetler artıkça ve kullanıldıkça Türkiye ve KKTC’nin haklarını yok sayan hiçbir projenin ekonomik ve siyasi olarak yapılabilir olması mümkün olmayacaktır. Zaten Ankara, Türkiye ve KKTC’nin uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanarak Akdeniz’de bir oldu bittiye müsaade etmeyeceğini de her fırsatta göstermektedir.

Türkiye, halihazırda Akdeniz’de 2004 senesinden itibaren BM‘ye kaydettirdiği kıta sahanlığının dış sınır limitleri dahilinde hukuki haklarını kullanıyor. Ayrıca, TPAO’ya KKTC 2009 ve 2012 senelerinde off-shore lisans garantisi verdi. Nitekim, Kıbrıs Rum yönetiminin 2004 senesinde tek taraflı olarak ilan ettiği sözde MEB’e karşı Ankara da 2011 yılında KKTC ile ruhsat anlaşması yaptı ve Türkiye’yi ada çevresinde kendi deniz yetki alanlarında hidro-karbon kaynak araştırması yapmakla yetkilendirdi. Bu çerçevede, Fatih gemisinin sondajı, KKTC tarafından Türkiye’ye verilen ruhsat anlaşması kapsamında devam ediyor. Temmuz ayı başında Yavuz da sondaj faaliyetine başladı. Türk yetkililer, Türkiye ve KKTC’nin belirli alanlardan dışlanamaz olduğunu gösterecek şekilde kabiliyetlerin kullanılmaya devam edeceğini her fırsatta belirtiyorlar.

  1. Doğu Akdeniz’de bulunan gazın East-Med Boru Hattı ile Avrupa’ya taşınma ihtimali nedir?

2009 yılında Israil’in Tamar ve Leviathan bölgeleriyle GKRY’nin Afrodit alanında gaz bulmasıyla birlikte AB üyesi devletler Rus gazına bir alternatif bulabilecekleri konusunda heveslendiler. Bu bağlamda, Avrupa’ya nakledilecek gaz için en kısa ve ekonomik güzergah Kıbrıs üzerinden denize döşenecek bir boru hattı ile gazın Türkiye üzerinden sevk edilmesiydi. Ancak, daha sonra jeopolitik unsurların devreye girmesiyle East-Med boru hattı projesi, KKTC ve Türkiye’yi dışlayan bir opsiyona dönüştürülüp, İsrail ve GKRY’nin çabalarıyla pişirilip masaya getirildi. Halihazırda, AB’nin de desteklediği bu projenin bazı ciddi sorunları var. Bir defa, East-Med’in hayata geçmesi için 3000 km. uzunluğunda boru hattı döşenmesi gerekiyor. Üstelik bu hattın döşenmesi planlanan Girit ile Yunanistan arasındaki deniz tabanında ciddi jeolojik zorluklar mevcut. Ayrıca, East-Med Boru Hattı projesinin tamamlanması halinde maliyetinin yaklaşık 10 milyar euroyu bulması bekleniyor. Sonuçta, bu projenin hem teknik açıdan ciddi zorlukları içinde barındırması hem de iktisadi açıdan oldukça maliyetli olması yakın gelecekte East-Med’in hayata geçirilmesi önünde ciddi bir engel olarak duruyor. Mevcut şartlar altında, East-Med projesinin tıpkı Nabucco boru hattı projesi gibi rafta kalması da pekala mümkün. Elbette proje, bazı aktörler tarafından her şeye rağmen finanse edilebilir. Bu durumda beklenti ekonomik bir kazanç olmayacaktır. Siyasal olarak aktörlerin ne kazanacağı da Türkiye’nin kendi ve KKTC’nin haklarını korumak konusundaki kararlılığı nedeniyle belirsiz. Dolayısıyla proje daha çok hedefi belirsiz bir siyasi manipülasyon aracına dönüşmüş durumda.

  1. AB’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik oyunda tutumu nedir?

AB genel olarak, Avrupalı ülkeler özelde Doğu Akdeniz’deki soğuk savaşa hazırlıksız yakalandılar. Aslında Avrupa kendi içinde kendi sorunlarıyla boğulmuş durumda. Brexit sonrası belirsizlikler cevaplardan çok soru getiriyor ve Avrupalı liderler hala sol ya da sağ yükselen popülizmle mücadeleden korkuyor. Ayrıca Trump LNG ve NATO politikaları üzerinden Avrupalıları bölerken sıkıştırmayı başarmış görünüyor. Elbette AB, PESCO gibi bir B planı için hazırlıklar yapıyor ama pek çok ciddi uzmana göre, PESCO kabiliyetler, planlama ve bütçe gerçeklikleri açısından henüz ciddi bir alternatif değil.

Bu sınırlılıklar nedeniyle AB ve Avrupalı liderler Doğu Akdeniz’deki jeopolitik oyunu dönüştürücü bir proje öneremiyor, üyeleri olması hasebiyle kabiliyetleri Doğu Akdeniz’i dönüştürmek konusunda çok çok sınırlı olan ve şimdilik ABD destekli projelere angaje GKRY’nin peşine takılan bir tutum takınıyorlar. Kısaca, Avrupalılar ABD-Rusya-Türkiye arasındaki pazarlıkların uzağına düşmüş, ABD’nin temelde Rusya karşıtı kurguladığı politikanın bir aracı haline dönüşmüş durumdalar, ancak bu sürecin doğru akıllıca bir jeopolitik tercihi ifade edip etmediğinden de emin değiller. Avrupalılar, Doğu Akdeniz’deki soğuk savaşın aktörü olmaktan uzaklaşırken, Doğu Akdeniz’deki, şimdilik ABD’nin desteklediği, Rusya’nın seyrettiği ve Türkiye ile KKTC’yi dışlamaya odaklanan oyunun parçası oluyorlar. Bu yüzden maalesef Avrupa’nın Annan planı referandumu sonrası barış ve istikrar üretmekte başarısız, aldatmacaya dayalı Kıbrıs politikasının da giderek güçlendiğini gözlemliyoruz. Bu tür bir Türkiye karşıtı maske takmak, Rusya karşıtı bir bloğun desteklenmesi gerçeğinden daha güvenli bir seçenek olarak görülüyor. Oysa bu seçeneğin güvenli ve AB’nin stratejik duruşunu/var oluşunu güçlendirici bir tercih olduğunu söylemek çok zor çünkü bu seçenekle AB/Avrupalılar sadece jeopolitik riskleri ve tırmandırma stratejilerini besliyorlar.

  1. AB/Avrupalılar Doğu Akdeniz’de nasıl bir tutum takınmalı?

AB’nin kurumsal olarak yaşadığı ve kimi uzmanlarca AB krizi olarak nitelendirilen süreç küçük aktör çıkarcılığına ya da büyük aktörlerin küçük aktörler tarafından çatışmaya sürüklendiği (chainganging) irrasyonel davranış biçimlerine de fırsat veriyor. Nitekim GKRY’nin uzun bir süredir AB nezdinde sürdürdüğü Türkiye ve KKTC karşıtı kara propaganda Brüksel’in Ankara aleyhine bazı sınırlı yaptırım kararları almasına neden oldu. Aslında bu tür tırmandırmanın caydırıcılık fonksiyonu hemen hemen hiç yok çünkü Ankara hem Akdeniz’deki kendi deniz yetki alanları içinde hem de KKTC’nin TPAO’ya verdiği ruhsat yetkilendirme alanlarında Fatih ve Yavuz derin sondaj gemileriyle çoktan faaliyetlerine başladı. Dolayısıyla caydırmadan ziyade Türkiye’ye yönelik bir cezalandırma eylemi söz konusu ki bu hem bugüne kadar Kıbrıs sorunu dahil Akdeniz’deki çözülmemiş sorunların kaderi düşünüldüğünde son derece faydasız bir eylem hem de tırmandırma riskinin bulunduğu bir ortamda son derece risk üreten bir stratejidir.

Ayrıca cezalandırma eyleminin Türkiye açısından bir etkisi olduğunu söylemek de zor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ifade ettiği üzere Brüksel’in bu yaptırımları ciddiye alınmayacak kadar önemsiz, zira Brüksel zaten AB Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPA) kesintilerini çok önceden devreye sokmuştu. Kısaca, AB’nin etkisiz, bölgedeki istikrar adına negatif sonuçlar üreten, bölgenin çok önemli bir gücünü ve Kıbrıs Türk toplumunu ötekileştiren bu sağduyudan uzak akılsız politikaları, caydırıcılık işlevi olmayan dolayısıyla aslında güçsüzlüğe işaret eden cezalandırma stratejilerini bir kenara bırakarak bir an önce “fabrika ayarlarına” dönmesi ve Avrupa için çok önemli olan bu bölgede Türkiye ile akılcı diyalog mekanizmalarını ve güven artırıcı tedbirleri devreye sokması gerekiyor.

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney, BAU CEMES- Akdeniz Güvenliği Merkezi Başkanı, BAU Kıbrıs İİSBF Dekanı

Etiketler: