11 Eylül 2019 | 11 Eylül'ün yıl dönümünde Trump'tan Taliban'a gözdağı: ABD Başkanı Trump, "(Taliban) Her ne sebeple olursa olsun eğer ülkemize geri gelirlerse, onların olduğu yere gider ve ABD'nin daha önce hiç kullanmadığı kadar güç kullanırız. Nükleer güçten bahsetmiyorum bile." dedi.

11 Eylül 2019 | 11 Eylül'ün yıl dönümünde Trump'tan Taliban'a gözdağı: ABD Başkanı Trump, "(Taliban) Her ne sebeple olursa olsun eğer ülkemize geri gelirlerse, onların olduğu yere gider ve ABD'nin daha önce hiç kullanmadığı kadar güç kullanırız. Nükleer güçten bahsetmiyorum bile." dedi.

11 Eylül’den Sonra ABD’nin Ortadoğu Politikası

11 Eylül terör saldırıları üzerinden on sekiz yıl geçti. Bu saldırılar hala tam anlamıyla aydınlatılabilmiş değil. Ancak saldırılar dünya siyasetinde önemli kırılmalara neden oldu ve İslam dünyasında kapanmaz yaralar açtı. Başka bir deyişle, saldırılardan sonra Bush "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" demişti ve nitekim birçok şey değişti.

11 Eylül terör saldırıları üzerinden on sekiz yıl geçti. Bu saldırılar hala tam anlamıyla aydınlatılabilmiş değil.

Ancak saldırılar dünya siyasetinde önemli kırılmalara neden oldu ve İslam dünyasında kapanmaz yaralar açtı.

Başka bir deyişle, saldırılardan sonra Bush “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demişti ve nitekim birçok şey değişti.

Bush ve ekibinin saldırılar nedeniyle bütün dünyayı cezalandırma üzerine kurulu söylem ve politikaları Afganistan işgali başlayıp, Ortadoğu siyasetini ters yüz eden Irak işgali ile devam etti.

11 Eylül’den hemen öncesine bakıldığında ABD Dış Politikası ve özellikle Ortadoğu’da yürüttüğü politikalar belirsizliklerle dolu bir noktaya evrilmişlerdi.

George W. Bush, 2000 yılında oldukça tartışmalı bir seçimden sonra iktidara geldiğinde nasıl bir dış politika çizgisi izleyeceği çok net değildi.

Ortadoğu’da Clinton’un kurmaya çalıştığı düzenin iki ayağı da çatırdıyordu. Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000’de Haremüşşerif’i ziyaret etmesi nedeniyle İkinci İntifada başlamıştı. Bush yönetimi bu meseleye Clinton dönemindeki gibi müdahil olma konusunda isteksiz gibiydi ancak çatışmaların yoğunlaşması karşısında hareketsiz kalması beklenemezdi.

İran ve Irak’a yönelik uygulanan ‘Çifte Kuşatma’ politikasının revize edilmesi gerektiği açıktı ancak yönetim bu konuda da ne yapacağını tam olarak bilmiyordu.

1998’de “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” inisiyatifinin sözcüleri Clinton’a Irak’ın kitle imha silahları kullanmasının kesin olarak önüne geçilmesi için askeri güç ve moral üstünlüğün sağlanması gerektiğine dair bir mektup yazdı. Bu inisiyatifin baş aktörleri (Richard Perle, William Kristol), Bush’un savunma bürokrasisinde kilit görevlere gelmişti ancak Bush yönetiminin Irak ve İran başta olmak üzere Ortadoğu’da nasıl bir politika izleyeceği henüz net değildi.

ABD’nin Ortadoğu’daki hegemonyasının zayıfladığına yönelik kanaat, bir politika değişiminin zeminini hazırlarken, yeni stratejinin bir önceki dönemin zorlayıcı diplomasinin devamı mı olacağı yoksa daha müdahaleci bir çizgiye mi evrileceği belli değildi.

Bush yönetiminde yer alan ve “Şahinler” olarak adlandırılan Savunma Bakanlığı yetkilileri, Irak yönetiminin sıkıştırılması ve muhalefetin desteklenmesinden yana iken, Dışişleri Bakanı Powell ise “akıllı yaptırımlar” uygulanmasından yanaydı. Irak’la ilgili yönetim katı bir politika izleyeceğinin sinyallerini verirken, Hatemi’nin ikinci kez seçilmesi Avrupa ülkelerinin normalleşme beklentilerini yükseltmişti. Bu koşullarda Bush yönetiminin Ortadoğu’da nasıl bir politika izleyeceği netleşmemişti. Entegre bir strateji ile bölgesel düzeyde uygulanabilecek bir politikanın ipuçları da görünmüyordu.

11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan terör saldırıları, ABD’nin dış politikasındaki belirsizlikleri giderdi ve ciddi bir kırılma yarattı. ABD, bu saldırılar sonrasında oldukça agresif bir dış politika çizgisi benimsedi. Bu agresiflik gerek söylemsel düzeyde gerekse politika yapımında kendini gösterdi. Saldırıların sorumlusu olarak El-Kaide’nin gösterilmesi ile birlikte uluslararası terörizme karşı savaş söylemini beraberinde getirmişti.

Bush’a göre “uluslararası terörizme karşı savaş önceliklerden biri değil, önceliğin ta kendisiydi. Bu durum jeopolitik bir rekabetten öte iyiyle kötünün savaşıydı.”

12 Eylül gününden itibaren Bush’un yaptığı konuşmalardan akılda kalan cümleler ABD’nin yeni dönemdeki eğilimlerini özetler nitelikteydi.

“Teröre karşı savaş”, “haçlı seferi”, “önleyici savaş”, “ya bizden yanasınız ya düşmandan yana” gibi ifadeler ABD yönetiminin işgal politikasının işaret fişekleriydi.

Amerikan düşünce kuruluşları bu söylem ve politikaları savundukları oranda yönetimden destek aldılar.

Kamuoyunda bu söylemlere yapılan itirazlar oldukça sönük kaldı, dahası itiraz eden bir çok akademisyen ve gazeteci teröre destek verdiği gerekçesiyle mahkum edildi.

Üniversitelerde fişleme yapan özel kurumlar kuruldu. Bunlardan en çok bilineni “campus watch” internet sitesiydi.

Kısacası Bush yönetimi 11 Eylül saldırılarının faturasını İslam dünyasına kesti.

11 Eylül sonrasında uygulanan politikanın Ortadoğu başta olmak üzere İslam dünyasına maliyetini bir sonraki yazıda tartışalım.

[Fikriyat, 16 Eylül 2019]

Etiketler: