Bayrakli12

Nazizim Refleksi ve Almanya’nın ‘Eski Türkiye’ Özlemi

Almanya son dönemde referandum meselesinde diplomatik nezaketi tamamen bir kenara bırakarak doğrudan taraf olmuş durumdadır.

Gün geçmiyor ki Türk-Alman ilişkileri ile alakalı Alman devletinin, medyasının yahut siyasetçilerinin attığı çeşitli provakatif adımlardan dolayı yeni bir kriz doğmasın. Son dönemde Alman Parlamentosu’nun birdenbire Ermeni yasa tasarısını gündeme alması ya da Alman komedyen Böhmerman’ın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a yönelik ırkçı ve İslamofobik içerikli hezeyanları gibi, sayısını unuttuğumuz ve zamanlama açısından anlam veremediğimiz bu provokasyonların temel nedeninin ne olduğu konusu uzun dönemdir Türk kamuoyunu meşgul etmektedir.

Kimi kesimler bu soruya cevap olarak üçüncü havalimanının Alman havacılığına darbe vuracağını işaret etmekte, dolayısıyla Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu ekonomik gelişmenin Almanya’yı rahatsız ettiğini ima etmektedir. Üçüncü havalimanı ve havacılık meselesinde Türkiye’nin büyümesinin Alman havacılığı açısından bir sorun teşkil ettiği doğrudur. Buna rağmen Alman ekonomisinin tamamının büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda havacılık meselesinin tali bir mesele olduğu açıktır. Dolayısıyla her iki ülkenin ticari ve teknolojik kapasitesi karşılaştırıldığında yakın bir gelecekte Türkiye’nin ekonomik açıdan Almanya’ya doğrudan rakip olmasının mümkün olmadığı ortadadır.

Peki ortada mevcut şartlarda böyle bir büyük ekonomik rekabet yok ise Almanya’da bazı çevrelerde apaçık hale gelen aşırı Türkiye düşmanlığının temelinde ne yatmaktadır? Kanaatimizce bu sorunun cevabı Türk-Alman ilişkilerinin tarihine ve Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da oynadığı role bakmadan anlaşılamaz.

ASİMETRİK İLİŞKİDEN EŞİT ORTAKLIĞA

Öncelikli olarak şunu ifade etmek gerekir; Osmanlı İmparatorluğu’nun Alman İmparatorluğu ile ilişki kurmasından itibaren ikili ilişkilerin temel özelliği Türkiye’nin ticari ya da askeri açıdan karşı tarafa bağımlı olduğu asimetrik bir ilişki biçimi olarak gelişmiştir. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO bünyesinde müttefik olmamızdan sonra da Türk işçilerinin Almanya’ya gitmesinden tutun da, Almanya’nın Türkiye’ye yaptığı ekonomik yardımlar, sattığı silahlar ya da bu silahların PKK’ya karşı kullanılmasında yapmış olduğu engellemelere kadar hep karşımıza çıkmıştır. Özellikle de Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreci başladıktan sonra AB’nin belirleyici gücü olan Almanya sürekli, Türkiye’ye bir şeyleri dikte eden, hesap soran ve Türkiye‘deki gelişmeleri takip eden ortak olarak temayüz etmiştir.

Bu ilişki biçiminin temelinde Osmanlı’nın ve onun varisi Türkiye’nin ekonomik, askeri ve teknolojik açılardan zayıf olmasının yattığı izahtan varestedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Turgut Özal döneminde başlayan ve özellikle AK Parti döneminde ekonomi, teknoloji, diplomasi ve askeri alanlarda yaptığı atılımlar bu ilişki biçiminin değişmesini zorunlu kılmaktadır. Sonuç olarak şunu apaçık olarak ifade etmek gerekir: Meselenin temelini oluşturan ana sütunlardan birisi Türkiye’nin artık eşit bir ortak olarak görülmek istemesidir.

İkili ilişkilerde yatan birçok krizin temelinde Almanya’nın Türkiye’yi eşit bir ortak görmek istememesi yatmaktadır. Mesela Türkiye’nin Almanya’da yaşayan vatandaşlarına yönelik AK Parti döneminde geliştirdiği diaspora politikaları Almanya’yı aşırı derece rahatsız etmektedir. Almanya Türk toplumunu sürekli olarak Türkiye’nin meselelerini Almanya’ya taşımakla suçlarken, diğer taraftan Türkiye’nin en hassas meseleleri olan Kürt Sorunu ya da Alevilik meselesi gibi konuların en merkezinde yer almaktan çekinmemektedir. Bu da bize Almanya’nın kendine hak olarak gördüğü birçok adımı eşit bir ortak olarak görmediği için Türkiye’den sakındığını göstermektedir.

LEBENSRAUM SİYASETİ

Diğer taraftan son referandum meselesinde de ortaya çıktığı üzere hiçbir Avrupa ülkesinde görmediğimiz bir biçimde Almanya’nın açıkça taraf olarak Türkiye’nin iç işleri ile bu kadar alakalı olması ise meselenin temelini oluşturan diğer sütuna işaret etmektedir. Bunu anlamak için ise 1871’de Almanya’nın birliğini sağladıktan sonra grand stratejisini oluşturan Lebensraum stratejisi ve bunun süreç içerisinde nasıl evrildiğine bakmamız gerekmektedir. 1871’de Almanya’nın birliğini sağlaması Fransa, İngiltere, Rusya ve Avusturya–Macaristan’ın aralarında sürdürdükleri güç dengesi oyununa yeni ve güçlü bir devletin katılması demekti. Bu devlet başından itibaren diğer güçler tarafından göz ardı edilemeyecek kadar kuvvetli ama Avrupa kıtasının tamamını hakimiyeti altına alamayacak kadar da zayıftı. Bu durum bazı Alman tarihçiler tarafından bir doğum hatası olarak nitelendirilmiş ve Almanya’nın yarı hegemonyal bir güç olduğuna işaret edilmiştir. Dolayısıyla ne uzayabilen ne de kısalabilen bu devletin geleceği ve attığı adımlar son iki yüzyıldır Avrupa’nın temel meselesi olmuştur.

Lebensraum siyaseti işte bu soruna bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Bu siyasetin temelinde Almanya’nın Avrupa kıtasında hakim olabilmesi için sınırları dışında Almanların yaşadığı bütün bölgeleri hakimiyeti altına alması ve fütuhata dayalı bir siyaset ile yeraltı zenginliklerine sahip yeni toprakları hakimiyeti altına alarak bu bölgelere Alman yerleşimcilerin yerleştirilmesi yatmaktaydı. Nasyonal Sosyalizm döneminde Hitler tarafından en acımasız bir biçimde uygulanmaya çalışılan bu siyasetin Almanya’ya faturası ise ağır olmuştur. Savaşın kaybedilmesi sonucunda Almanya bir daha sorun çıkarmaması için kontrol altında tutulmak amacıyla ikiye bölünmüş, Polonya, Çekoslovakya gibi ülkelerdeki Alman azınlıklar ise Almanya’ya zorla göç ettirilmiştir.

Hitlerin yenilmesi ve Almanya’nın kontrol altına alınması sonrasında, Alman grand stratejisini bu kadar derinden etkilemiş ve Alman devletinin doğuşu ile alakalı böyle temel bir mesele olan Lebensraum siyasetinin ortadan kalktığını düşünmek ise büyük bir yanılsamadır.  Zaten savaş sonrasında kurulan Batı Almanya’nın siyasi ve bürokratik kadrolarının tamamı o ya da bu şekilde Nazi rejimi altında çalışmış kişilerden oluşmaktaydı. Dolayısıyla bu fikrin bir anda ortadan kaybolduğunu iddia etmek zordur. Aksine Batı Almanya kurulduktan sonra, yeni devleti kuran kadrolar tabiri caizse fincancı katırlarını ürkütmeden Almanya’yı yeniden ihtişamlı günlerine kavuşturma siyasetini başarılı bir şekilde uygulamıştır. Buna rağmen Almanya ile ilgili korkular ve kuşkular her zaman diğer Avrupalı siyasetçilerin zihninin bir köşesinde kalmıştır. Örneğin İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher sırf bu sebepten iki Almanya’nın birleşmesine karşı çıkmıştır. Bu muhalefete rağmen İngiltere 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesine engel olamamış ve çeyrek asır içerisinde Almanya Avrupa’nın “çekimser lideri” olarak ortaya çıkmıştır.  Esasında İngiltere’nin 2016 yılında aldığı Brexit kararının arkasında Almanya’nın durdurulamaz olan bu yükselişine duyulan tepki yatmaktadır.

“Çekimser Lider” kavramı aslında Almanya’nın fincancı katırlarını ürkütmeden Avrupa üzerinde öncelikli olarak ekonomik daha sonra ise diplomatik hakimiyet kurması için icat edilmiş bir stratejiden başka bir şey değildir. Dolayısıyla Almanya İkinci Dünya Savaşı sonrasında teritoryal genişlemeye dayalı Lebensraum stratejisini terk etmiş ama ekonomik ve kültürel nüfuz alanı oluşturmaya dayalı çok daha sofistike bir Lebensraum stratejisini devreye sokmuştur. Avrupa Birliği ve onun çeşitli dönemlerdeki genişlemeleri ise Almanya’nın bu politikası için çok elverişli bir perde sağlamıştır.

Bu noktada Almanya’nın yeterince ehilleşmediğinden dolayı uzun dönemdir Avrupa Birliği kapısında beklettiği Türkiye’yi de doğan nüfuz alanı içerisinde gördüğünü vurgulamamız gerekir. Türkiye jeostratejik açıdan Almanya’nın güvenliği için hayati önemi haiz bir ülkeyken ekonomik açıdan ise ciddi bir pazar durumundadır.  Dolayısıyla Almanya’nın uzun dönemli grand stratejisi açısında Türkiye’de neler olup bittiği ve Türkiye’nin geleceği ile ilgili aşırı bir hassasiyeti bulunmaktadır.

Almanya referandumdan evet çıkması durumunda ortaya çıkacak olan yeni siyasi düzlemde geçmişte Türkiye’ye müdahale etmek için kullandığı birçok vesayet odağının tasfiye olacağının ve rafine Lebensraum stratejisi çerçevesinde Türkiye üzerinde kurmak istediği nüfuz alanını da hiçbir zaman kuramayacağının farkındadır. Bundan dolayıdır ki son dönemde Almanya referandum meselesinde diplomatik nezaketi tamamen bir kenara bırakarak doğrudan taraf olmuş durumdadır.

Uzun lafın kısası Almanya eşit bir ortak olarak ortaya çıkan “Yeni Türkiye’yi” bir türlü hazmedememekte, bu yeni Türkiye’yi konsolide edecek olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne doğrudan saldırmakta ve rafine Lebensraum stratejisi ile asimetrik ilişki biçimi çerçevesinde kültürel diplomatik ve ekonomik açıdan hakimiyetini yeniden kazanacağı eski Türkiye’nin özlemi ile yanıp tutuşmaktadır.

[Star Açık Görüş, 12 Mart 2017]

Etiketler: