Yeni anayasa eski kavga

Yeni anayasa tartışmasının temelinde Türk siyasî sisteminin eski bir sorunu yatıyor: Özgürlük. Büyük ve şanlı bir istiklal harbinden sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadrolar için özgürlük, öncelikler listesinin alt sıralarında yer alıyordu.   

Yeni anayasa tartışmasının temelinde Türk siyasî sisteminin eski bir sorunu yatıyor: Özgürlük. Büyük ve şanlı bir istiklal harbinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolar için özgürlük, öncelikler listesinin alt sıralarında yer alıyordu. 
 

O günün şartları içinde bunu anlayışla karşılamak gerekiyor. Zira yeni kazandığınız bir şeyi kaybetmemek için mücadele etmekten daha doğal bir şey olamaz. Dahası önce özgürlükleri güçlendireceğiniz bir vatanın olması gerekir. Vatan yoksa özgürlük de yok. Dolayısıyla bütün devrimci hareketler gibi Cumhuriyet’in kurucu kadroları için de kızıl elma bir taneydi: Devrimi korumak. Bütün devrimlerin temel paradoksu da burada ortaya çıkıyor: Devrim ne için korunur? Bolşevik ihtilalinden İran devrimine kadar bütün devrimci siyasî hareketler için bu sorunun cevabını vermek son derece sancılı olmuştur. Aslında çoğu zaman sorudan kaçmışlar, devrimi korumak için hep yeni düşmanlar üretmek zorunda kalmışlardır. Çünkü devrim, istisnai bir durumdur. Özel şartların ürettiği, şekillendirdiği bir adım, bir aşamadır. “İlelebet devrim” güzel bir slogandır ama despotizme dönüşme riskini kimse inkâr edemez. Devrimci ruhu yaratıcı enerjiye dönüştüremeyen bütün devrimler, sonuçta baskıcı rejimler haline geldiler. Bunun, tarihte istisnasını hatırlayan var mı?

Bugün Türkiye’de başörtüsü yasağı dâhil özgürlük alanının genişletilmesine karşı çıkanlar, “sürekli devrim” adı altında Kemalist devrimleri ebedîleştirmek istiyorlar; ama gözden kaçırdıkları temel bir nokta var: Özgürlük olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ettiği yere gelmesi mümkün değil. Kendi insanına güvenmeyen, siyasî tercihlerini hiçe sayan, onu yer yer ahmaklıkla, yer yer kandırılmış olmakla suçlayan, “haso-memo” kategorisine indirgeyen bir söylem, insan ve millet eksenli bir siyasî sistemi arzu ediyor olamaz. Ulus-devletin ürettiği sınıf çatışmalarını imparatorluk bakiyesi bir ülkeye empoze etmek zaten kendi başına bir hataydı. Tek sonucu, Türk toplumunun çok büyük bir kesiminin marjinalleştirilmesi ve sisteme yabancılaştırılması oldu. Aynı hatada bugün ısrar etmek, ancak siyasî intihar olabilir. Toplumsal gelişmenin ana dinamiklerinden olan ekonomik büyüme de artık bu bakış açısını geçersiz kılıyor. Batı’yı “iyi yönetim”in nihai modeli olarak gören seküler elitlerimiz, özgürlüklerle ekonomik büyüme arasındaki bağı ısrarla hasıraltı ediyorlar. Korku politikalarına dayalı rejim ve güvenlik tartışmalarını öne çıkartarak “güvenlik (yani laiklik, rejim, vs.) her şeyden önce gelir” diyorlar. Ama bunu derken güvenliğin ne için olduğu sorusuna cevap veremiyorlar. Kendi vatandaşlarını bir güvenlik sorunu olarak gören bir ülke, kendini güvende hissedebilir mi?

Özgürlük olmadan büyüme olmaz

Hangi ekonomik modeli esas alırsanız alın, özgürlükler alanını genişletmeden ekonomik büyümeyi sağlamak mümkün değil. Çünkü özgürlük, aynı zamanda teşebbüs özgürlüğü demek. Özgürlük, yaratıcı olmak, cesur olmak, kalıpların dışına çıkmak, sınırların ötesine gitmek, görülmeyeni görmek demek. Bu dinamik değerlerin beslemediği bir ekonomi büyüyemez, gelişemez, insanlara refah getiremez. Türkiye, özgür olmadan ve özgür kalmadan ekonomik kalkınmasını gerçekleştiremez. Bunun tersi de doğrudur: Güçlü bir ekonomi olmadan demokrasiyi güçlendirmek, insanî bir refah seviyesini temin etmeden toplumsal güven inşa etmek mümkün değildir. Sivil anayasa tartışmasının merkezine almamız gereken soru sudur: Türkiye özgürlükler alanını genişleterek kendini zayıflatmış mı olur, güçlendirmiş mi olur? Yeni anayasa taslağını, başörtüsü yasağının kaldırılmasına indirgemek isteyenler bu sorudan rahatsızlar. O yüzden tartışmayı yine laiklik, şeriat, Kemalizm vs. eksenine çekmek istiyorlar. Oysa bunda ısrar ettikleri müddetçe, Türk sekülarizminin giderek ne kadar özgürlük ve demokrasi karşıtı bir kimliğe büründüğünü de ifşa etmiş oluyorlar. Peki, bu, bir sorun mu? Yani özgürlüklerin kısıtlanmasıyla Türkiye bir şey kaybeder mi? Aslolan, Türkiye’nin özgün şartlarında laiklik gibi temel ilkelerin korunması değil mi? Buna göre önce devrim ideolojisini ortaya koyalım, ondan sonra demokrasi, insan hakları, sivilleşme, katılım, temsil gibi değerleri bu ideolojiye göre tanımlayalım. Bu bakış açısına göre bizi buna zorlayan bazı özel şartlar var. Tam da bu noktada Türk istisnacılığı kendini ele verir. Yıllardır Türkiye’de ve yurtdışında bize şu anlatıldı: Türkiye’de tam ve kâmil bir demokrasinin olmadığı doğrudur. Askerî ve bürokratik vesayet, ideolojik devlet aygıtı, tepeden inmeci modernleşme, toplum mühendisliği, darbeler, vs. Bunlar hiçbir normal demokraside olmaması gereken şeyler. Fakat bu bakış açısına göre Türkiye’nin birtakım özel şartları var.

Nedir bunlar? Mesela Türkiye çok etnikli bir toplumdur. Yani Türklerin dışında Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar vb. var. Türkiye, aynı zamanda çok dinli bir toplum. Yani Müslümanların dışında Yahudiler, Hıristiyanlar, Yezidiler vb. var. Ama asıl önemlisi Türkiye’de muhafazakâr, değişime direnen, hâlâ ortaçağın irrasyonel inanç kalıplarına sahip, hayata ve evrene bilimin aydınlığında değil, metafiziğin ve mitolojinin karanlığında bakan bir toplum var. Bu toplumu modernize etmek sanıldığı kadar kolay değil. Hatta bu bakış açısına göre bu toplumu modernize etmek, yani rasyonel, seküler, verimliliği yüksek, üretken bir hale getirmek için birtakım zecri tedbirler uygulamak gerekir. Bu yüzden Türk demokrasisinin tabi olduğu birtakım özel şartlar vardır. Bize demokrasiden bahsedenlerin önce bu şartları kabul etmesi gerekir. Şimdi bu argümanın Çin Halk Cumhuriyeti’nin “bana demokrasi demeyin; benim özel şartlarım var. O yüzden Doğu Türkistan meselesini hiç gündeme getirmeyin” demesinden ne farkı var? Yahut Amerika Birleşik Devletleri’nin “11 Eylül’den sonra her şey değişti. Artık çok istisnai ve özel şartlar oluştu. O yüzden benim işgallerime, açık ve gizli hapishanelerime, sorgularıma, tehditlerime laf etmeyin” demesinden ne farkı var? Yahut İsrail’in “benim etrafım düşmanlarla çevrili; o yüzden Ortadoğu’daki tek nükleer güç ancak ben olabilirim” demesinden ne farkı var?

Dünyadaki bütün istisnacı argümanlar gibi Türk istisnacılığı da artık anlamını yitiriyor. Türkiye’nin özel şartlarını ileri sürerek ve “demokrasi olursa şeriat gelir” diyerek özgürlüklerin kısıtlanmasında ısrar etmek, artık ne rasyonel, ne siyasî ne de ahlakî bir değere sahip. Eğer biz, başkalarının istisnacılık yapmasından rahatsızsak, kendi istisnacılığımızın da farkında olmalıyız. Eğer özgürlük, eşitlik ve adaletin herkes için ve her yerde olmasını istiyorsak, kendimize karşı da tutarlı olmak zorundayız. Normal şartlarda sivil ve özgürlükçü bir anayasayı savunan ve savunması beklenen üniversite rektörlerinin, yargı mensuplarının, baro üyelerinin “bu anayasa Türkiye’ye şeriat getirecek; sonunda İran, Suudi Arabistan, Cezayir yahut Malezya olacağız” demesi Türk istisnacılığının ne kadar derinlere gittiğini gösteriyor. Fakat enteresan bir şekilde bu istisnacı tavrın asıl atıf noktası, İslam değil Avrupa ülkeleri. Zira bu görüşü savunanlar “sizde özgürlük ve demokrasi güzel şeyler olabilir; ama bizde asla…” diyorlar. Türkiye’ye özgürlük ve demokrasi yaramaz; çünkü millet bunları nasıl kullanacağını bilmez. Nitekim son seçimlerde tuttular AK Parti’ye yüzde 47 oy verdiler. Bizimkiler sizin olgunluk seviyenize daha ulaşamadılar. Biz hâlâ evrimin ilk basamaklarındayız. O yüzden bizimkilere, bulundukları makam gereğince uamele etmek gerekir. Yeni anayasanın başörtüsü yasağı dahil, Türkiye’yi bölen ve geren bütün kısıtlamaları ortadan kaldırması bu yüzden önemlidir. Türkiye, dijital çağı yakalayacaksa, önce önündeki tozlu rafları temizlemesi gerekiyor

 

Zaman – 2 Ekim 2007   

Etiketler: