Dama24

Türkiye’de Makbul Vatandaş ve 15 Temmuz

15 Temmuz’da milletin sessiz kalacağını zannedenleri büyük bir hayal kırıklığına uğratan da, “makbul ve asıl kabul edilmeyen” çoğunluğun geleceğine sahip çıkmasıdır.

“Anne sen dön, anne”

“Hiçbir yerde bir adım geri atmak yok”

“Ucunda ölüm de olsa emir neyse yerine getirilecektir”

“Hükümeti teslim etmeyeceğiz”

“Biz, emdiğimiz sütün gereğini yapacağız”

“Ben geçerim”

Bu konuşmalar, 15 Temmuz gecesi darbe girişimi gecesi gerçekleşti. Demokratik sistemi, sivil iradeyi korumak isteyenlerin, seçilmiş hükümetin tarafında yer alanların kameralara ya da telsiz konuşmalarına yansıyan konuşmalarından yalnızca bir kısmı. Üzerinden bir yıl geçen, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hafızasını 15 Temmuz öncesi ve 15 Temmuz sonrası olmak üzere ikiye ayıran darbe girişimi, aynı zamanda Türkiye’nin uzun yıllar ötekileştirilmiş ve kenara itilmiş çoğunluğun resmini göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

15 Temmuz gecesi darbe girişimine karşı koyan, hiçbir kişisel beklentisi olmayarak darbeye dur diyen vatandaşların tek tek sosyoekonomik özelliklerini belirlemek güç. Siyasi eğilimlerini tek bir potada toplamak da doğru bir yaklaşım olmaz, çünkü o gece farklı siyasi görüşlerden vatandaşların temsilcisi konumundaki milletvekilleri de TBMM’de toplandı. Fakat o gece şehit olan 249 vatandaşın sosyoekonomik kimliği, bu ülkede makbul vatandaşın kim olduğunu ortaya koyuyor.

MİLAT OLARAK 2002 YILI

“Makbul vatandaş” tanımı, ne yazık ki Türkiye için vatandaşların “ötekileştirilmesi ”ne karşılık geldi uzun yıllar. Türkiye’de ordu, yargı, emniyet, üniversite mensubu olabilmek, bu “makbul vatandaşlık” kriterlerine göre belirlenmekteydi. Kriterlerin neler olduğuna baktığımızda ise, Doğu ve Güneydoğu illerinde doğmamış olmak, İslami hassasiyetlerin yaşam tarzı olarak görünmemesi, seküler bir görüntünün verilmesi özellikleri, listenin en başında yer alıyordu. Emniyet, yargı ve ordu mensupları arasında, Kürt kökenli vatandaşların yer almaması için 1980’li ve 1990’lı yıllarda özel bir çaba verildiği sır değil. Aynı yıllar, İslami yaşam tarzının somut kanıtı olarak kabul edilen başörtüsü konusunda tartışmaların ve tabii ki yasakların yaşandığı yıllar. Kadınlar için katı biçimde uygulanan başörtüsü yasağının yanı sıra, erkekler için de sakallı olmak “makbul vatandaş” tanımlamasının dışına çıkılması için bir kriter olarak kabul ediliyordu.

“Makbul vatandaş” olmanın önemli göstergelerinden birisi de, İmam Hatip okullarıyla ilişik kurulmamasıydı. Yani, eğer İmam Hatip okulundan mezun olmuşsa öğrenci, hâkim, savcı, akademisyen, kaymakam gibi görevler için sakıncalı bulunurdu. Türkiye’nin siyasi yapısında karar alıcıların karakterini ortaya koyan, milletin isteğinin ve iradesinin hiçe sayıldığını açıkça gösteren, çoğunluğun asli değil tali olduğu birçok uygulamaya şahit olduk. Bu uygulamaların en bilinen sözlü ifadesi ise, “Biz asılız, dolayısıyla bizim istemediğimiz bir şeyin bu ülkede olması mümkün değil” şeklindeydi. Uzun bir dönem de, bu ifadenin gerçekliğini yaşadı tüm ülke. 2002 yılından sonra, AK Parti’nin iktidar olmasından sonra, adım adım bu asıl olduğunu iddia eden kesimin yasakları ve dayatmaları ortadan kaldırıldı.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’LA ÖZDEŞLEŞEN EŞİT VATANDAŞLIK

Ekonomik olarak alt ve orta gelir grubunda olanların merkezde yer almaya başlamaları, eğitim, sağlık, ulaşım gibi refah hizmetlerinden eşit faydalanmaları, siyasi, idari ve bürokratik yapılanmada yer almasıyla birlikte, bu kesim sistem içinde karar alıcı olarak pozisyon buldu. 15 Temmuz gecesi, hiç beklenmeyen ve tahmin edilmeyen direnişin başlıca aktörü de, yıllarca sistem dışına itilen ve yeniden bir eşitsizlik üretimine maruz kalan bu çoğunluktur.

15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunanlar, tıpkı 12 Eylül 1980’de olduğu gibi, 28 Şubat 1997’de olduğu gibi, asıl olarak kabul edilmeyen çoğunluğun sessiz kalacağını öngörmüşlerdi. Tüm kabullerini ve varsayımlarını ters yüz eden toplumsal tepki, bu ülkede artık millete rağmen, milletin iradesine karşı bir girişimin yapılamayacağını gösterdi. 15 Temmuz sonrasında yapılan birçok saha araştırmasında ise, halkın darbecilere karşı tepkisinin gerekçelerinin başında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı korumak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halka yönelik çağrısı geliyor. 2002’den bu yana, 15 yıldır Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve sosyal politikalarına liderlik eden Erdoğan’a yönelik bir saldırı, Erdoğan’la birlikte sistemde yer bulmuş çoğunluğa bir tehdit olarak algılanıyor. Bu durum, büyük bir çoğunluk için eşit vatandaşlık hakkının ve fırsat eşitliğinin Erdoğan’la özdeşleştiğini göstermektedir.

MİLLETİN KADERİ ERDOĞAN İLE BÜTÜNLEŞTİ

15 Temmuz’da “Neden sokağa çıktınız?” sorusunun cevabı “Erdoğan için” oluyorsa, bu cevabı yalnızca Erdoğan sevgisiyle açıklamak eksik olacaktır. Temel motivasyon, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vesayete karşı yürüttüğü mücadelesinin, çoğunluk tarafından desteklenmesidir. Yalnızca 3 dakikalık bir çağrıyla, 81 ilde milletin meydanlara akın etmesi, Erdoğan’ın liderlik vasfının yanı sıra sistem dışına itilen çoğunluğun Erdoğan’a karşı tehdidi kendine yönelik bir tehdit olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu tespitin geçerliliği sorgulanabilir, ancak 15 Temmuz darbe girişiminde şehit olan 249 vatandaşın ailelerinin yazılı ve görsel medyaya yansıyan profili, darbe girişimini önleyen kesimin sosyoekonomik özelliklerini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlamını, darbeye karşı durmalarının sebeplerini ve bu duruşu tetikleyen faktörleri açıkça ortaya koyuyor. 15 Temmuz’da milletin sessiz kalacağını zannedenleri büyük bir hayal kırıklığına uğratan da, “makbul ve asıl kabul edilmeyen” çoğunluğun geleceğine sahip çıkmasıdır.

[Yeni Şafak, 24 Temmuz 2017]

Etiketler: