Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr'i kabul etti. ( Cumhurbaşkanlığı/Yasin Bülbül - Anadolu Ajansı )

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr'i kabul etti. ( Cumhurbaşkanlığı/Yasin Bülbül - Anadolu Ajansı )

Suudi Arabistan İle İlişkilerde Yeni Düzlem Mümkün mü?

Türkiye - Suudi Arabistan ilişkilerinin stratejik düzeye taşınması bölgesel denge açısından ellerinin rahat olmasını ve güvenlik meselelerinin daha koordineli olarak idare edilmesini sağlayacaktır.

Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlık bölge ülkeleri açısından büyük bir maliyet oluşturmaktadır. Meşru toplumsal talepler ile başlayan ve halihazırda birçok bölgesel ve küresel aktörün müdahil olduğu bir bölgesel kaos serüvenine dönüşen bir süreç önümüzde durmaktadır. Bu istikrarsızlık sarmalı ile birlikte küresel aktörlerin bölgesel düzen hesapları müphemliğini korurken, bölge ülkeleri güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak ve bu çerçevede tedbirlerini arttırmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Dolayısıyla yeni bölgesel düzenin arifesinde tüm aktörlerin, bölgedeki çıkar mücadelesinden maksimum payı almanın peşinde oldukları söylenebilir.

Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiye değinmeden önce Riyad yönetiminin son dönemde yaşadığı güvenlik sorunlarına bakmakta fayda var. Burada üç kritik süreçten bahsedilebilir: ABD’nin askeri olarak bölgeden çekilmesi, Arap Baharı ve İran nükleer anlaşması. Bu süreçlerin her biri Suudi Arabistan güvenliğini doğrudan ve oldukça olumsuz bir biçimde etkiledi. Birincisi stratejik müttefik olarak bütün güvenlik yapılanmasını sağlayan ABD güvenlik şemsiyesinin, Obama doktrini çerçevesinde kaybedilmesidir. İkincisi İhvan tehdidinin içeriye taşınması ve toplumsal hareketlerin artması endişesi ile rejim güvenliği ve dolayısıyla ulusal güvenlik noktasında ciddi bir bunalım yaşanmasıdır. Ve son olarak P5+1 ülkeleri ile İran arasında varılan nükleer anlaşmayla birlikte İran tehdidinin yeniden ilk sıraya yerleştirilmesidir. Bu bağlamda ortaya çıkan güvenlik endişeleri Riyad yönetiminin, bölgesel düzlemde inisiyatif almaktan kaçınmayan ancak oldukça aceleci ve tepkisel olan “savunmacı aktivizm” stratejisine ve bu stratejinin taktiksel adımı olan “refleksif güç kullanımına” yönelmesine neden oldu. Yemen’e yönelik gerçekleştirilen “Kararlılık Fırtınası Operasyonu” bu refleksif güç kullanımının somut bir yansımasıdır. Bu üç süreçte de Suudi Arabistan ile ABD arasında başta Körfez güvenliği olmak üzere bölgesel meseleler konusunda oldukça gerilimli bir dönem yaşandığını söylemek mümkündür. Obama yönetimi defaatle ABD’nin güvenlik taahhütlerinin arkasında olduğunu vurgulamasına rağmen ikili ilişkilerde gerekli güveni sağlama noktasında ciddi problemler yaşandı.

BÖLGESEL DİNAMİKLER

Bununla birlikte son dönemdeki gelişmeler ışığında Türkiye ve Suudi Arabistan bölgede güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakta oldukça zorlanan ve bu anlamda sıkıntılı bir dönemden geçmekte olan ülkelerdir. Bu iki devletin ABD’nin bölgeden askeri olarak çekilmesi sonrasında dış ve güvenlik politikalarında strateji değişikliğine gitme mecburiyetinde kalmaları, mevcut kapasitelerini de göz önünde bulundurarak tehdit önceliklerini ve bu tehditlere karşı koyacak ittifak ilişkilerini yeniden düşünmelerini de beraberinde getirdi. Zira hem Ankara hem de Riyad yönetimleri açısından ABD’nin güvenlik taahhütlerinden vazgeçmiş bir tutum içerisine girmesi ve bu tutumun sahada oluşturduğu tehlikelerin doğrudan hissediliyor olması büyük bir güvenlik açığı oluşturdu.

2014 yılında nükleer müzakerelerin bir anlaşmaya dönüşme ihtimali ortaya çıkınca Suudi Arabistan ‘İhvan tehdidi’ni bir kenara bırakarak İran tehlikesini merkeze aldı. Ve böylelikle Arap Baharı sürecindeki pozisyonunu yeni tehdide göre güncelleyerek dış politikada dönüşüm yönünde adımlar attı. Tabii Türkiye ile olan ilişkilerde bu minvalde yeni ve daha yakın bir işbirliğine doğru evirildi. Böylelikle bölgede tehdit önceliklerinin büyük oranda aynileşmesine binaen iki ülke arasındaki yakın dirsek teması görüldü. Bu bağlamda Türkiye, DAEŞ ile mücadele kapsamında kullanılmak üzere Suudi Arabistan’ın Hava Kuvvetlerine ait 4 F-15 tipi savaş uçağı, C-130 Herkül tipi kargo uçağı ve 30 civarında özel kuvvet birliğini İncirlik Üssü’nde konuşlandırmasına izin verdi. Aralık 2015’te Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve II. Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından duyurulan ‘Teröre Karşı İslam İttifakı’ ordusu ve Mart 2016’da tamamlanan ve yine Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan ‘Kuzey’in Gök Gürültüsü’ askeri tatbikatına da destek verdi. Ancak bu yakınlaşmaya rağmen Suriye başta olmak üzere bölgesel meselelerde aynı hedefe farklı araç ve yöntemlerle çözüm bulunmaya çalışılması iki ülke arasında eşgüdüm problemini ortaya çıkarmakta ve ikili ilişkilerde güven bunalımı ihtimalini doğurmaktadır. Bununla birlikte 15 Temmuz darbe girişiminde Suudi Arabistan hakkında ortaya atılan çeşitli iddialar olsa da her iki başkent de bu iddiaları fazla ön plana çıkarmak istememektedir.

Aslında Suudi Arabistan’ın bölgedeki en önemli aktörlerden biri olan Türkiye’ye yönelik yaklaşımının, Arap Baharı sürecinden itibaren mesafeli ve oldukça katı bir tutum takınan Birleşik Arap Emirlikleri ile son dönemde özellikle güvenlik ve dış politika konuları başta olmak üzere Türkiye ile yakın bir angajman içerisinde olan Katar’ın tam ortasında bir yerde olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Türkiye ile ilişkilerinde Riyad yönetiminin, Arap Baharı sürecinde Birleşik Arap Emirlikleri’ne, nükleer anlaşma ile İran tehdidinin öncelenmesiyle birlikte Katar’a yakın bir politika takip ettiğini belirtmek gerekmektedir.

RİYAD’IN ANKARA’YA BAKIŞI

Diğer taraftan her iki ülkenin benzer sorunlar yaşadığını söylemek mümkündür. Öncelikle bölgesel düzlemde rekabet içerisinde oldukları ülkelerle kriz alanlarında mücadeleye devam etmektedirler. İkinci olarak, Türkiye 15 Temmuz darbe girişimiyle güvenlik bürokrasisinde ciddi bir bunalım yaşarken Suudi Arabistan da müdahil olduğu kriz alanlarında güvenlik yapılanmasının yeterli düzeyde olmadığını gördü. Üçüncü olarak her iki ülke de güney sınırında ciddi bir istikrarsızlıkla karşı karşıya ve bu istikrarsızlığın sınırlarının içine taşınma ihtimali mevcut. Son olarak bölgede tırmanışa geçen terör tehdidiyle mücadele etmektedirler. Özellikle DAEŞ’in her iki ülkeye yönelik tehditleri ve terör eylemleri ciddi bir güvenlik problemi oluşturmaktadır.

Yukarıda ifade edilen benzer tehditlere maruz kalma, aynı güvenlik problemleriyle ve kapsamlı meydan okumalarla yüzleşmeye rağmen, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin kurumsallaşamadığını görmekteyiz. Öncelikle Suudi Arabistan’ın bölgeye yönelik daha stratejik bir bakış açısını dış politikasının merkezine yerleştirmesi gerektiği tespitinde bulunabiliriz. Suudi Arabistan’ın ABD’ye olan tek taraflı bağımlılığını azaltmak için ittifak ilişkilerini çeşitlendirmek ve yükselmekte olan güçlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmek gerekir. Çin’in Hangzhou kentindeki G20 zirvesi öncesi Suudi Arabistan Veliaht Vekili ve Savunma Bakanı Prens Muhammed bin Salman’ın Pakistan, Çin ve Japonya ziyaretleri ve bu ülkelerle imzalanan anlaşmaları çeşitlendirme politikasının adımları olarak belirtebiliriz. Benzer şekilde zirve sırasında Rusya ile petrol üretiminin dondurulması konusunda anlaşma yapılması da yine alternatif hareket alanı oluşturma çabası olarak ifade edilebilir.

Ancak bu çeşitlendirme çabaları ve ekonomik temelli yeni müttefik arayışları içerisinde Riyad yönetiminin bölgesel düzen ile ilgili kafa karışıklığından sıyrılması stratejik bir tercihte bulunması ile mümkündür. İmkan tanındığı takdirde Atlantik eksenli okumalara her fırsatta tekrar geri dönülmesi bu stratejik tercihlerin önünü tıkamakta ve geleceğe yönelik işbirliği fırsatlarını zedelemektedir. Sadece taktiksel adımlarla ve kısa vadeli işbirliği girişimleriyle Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kalıcı bir dayanışmanın olamayacağı aşikardır. Dolayısıyla ikili ilişkilerin stratejik düzeye taşınması hem bölgesel denge açısından ellerinin rahat olmasını hem de güvenlik meselelerinin daha koordineli olarak idare edilmesini sağlayacaktır.

Elbette ki Riyad yönetiminin Türkiye ile olan ilişkilerini Batı başkentlerinin pozisyonuna göre düzenlemekten vazgeçerek kendi özgün duruşunu belirlemesi oldukça önemlidir. Bu minvalde Türkiye ve Katar arasındaki ilişkinin düzeyi burada somut bir örnek olarak gösterilebilir. Yemen müdahalesi ve el-Nimr’in idam edilmesi sonrasında Suudi Arabistan’ın Tahran büyükelçiliğinin yakılması vakalarında Türkiye çok çabuk reaksiyon göstererek güçlü bir biçimde Riyad yönetiminin yanında yer aldı. Benzer şekilde Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılı süreçlerde aynı tavrın Suudi Arabistan tarafından da gösterilmesi beklentisi mevcuttur. Nihai kertede ikili ilişkilerde yeni bir düzlem ancak birbirleri nezdinde sağlam ve özgün bir konumlandırmayla mümkün olacaktır.

[Star Açık Görüş, 18 Eylül 2016]

Etiketler: