Kasım 2015. (Foto: Berk Özkan / AA)

Odak: 20 Yıllık AK Parti İktidarı | Eski Siyasetin Tasfiyesi ve Türkiye’nin Demokratikleşmesi

Modern Türkiye’nin yakın siyasi tarihini incelerken, 1950’den beri çok partili dönemin kısa tarihinde her on yılda bir gerçekleşen askeri darbelerin neden olduğu çöküş dönemlerinden geçilerek şu an sahip olduğu kurumsal demokrasiyi kazanma yolunda kat ettiği zorlu patikayı görmek önemli olacaktır.

Kavramsal Çerçeve ve Türkiye’nin Pozisyonu

Modern Türkiye’nin yakın siyasi tarihini incelerken, 1950’den beri çok partili dönemin kısa tarihinde her on yılda bir gerçekleşen askeri darbelerin neden olduğu çöküş dönemlerinden geçilerek şu an sahip olduğu kurumsal demokrasiyi kazanma yolunda kat ettiği zorlu patikayı görmek önemli olacaktır. Huntington’un demokrasi dalgaları sınıflandırmasına[1] atıfta bulunarak konuşacak olursak bu, Türkiye’nin otoriter merkeziyetçi bir modelden demokrasinin temel ilkelerine dayanan bir rejime geçişte çok acı çektiğini de bize anlatacaktır. Öyle ki demokratikleşme, Huntington’un kodlamasında, doğrusal olmayan bir süreçtir ve demokratikleşme dalgalarını müteakip dönemlerde ters akımların takip ettiği olgusundan hareketle, Türkiye’deki demokratik olmayan yerleşik siyasal kültür nedeniyle tek partiden demokrasiye geçiş de dalgalı ve zorlu bir patikayı işaret etmektedir.

Küresel anlamda demokratikleşme akımlarının ‘kartopu etkisi’ ile yayılan etkilerinden bahsedilebilir; elbette bir kartopunun elverişsiz ortamlarda eriyebileceği gerçeğini de hatırda tutma gereğiyle birlikte.[2] Bir siyasal kültürde demokrasinin yerleşmesi için gerekli ortamın teşekkülü, iktisadi zemin, sosyolojik dönüşüm süreci, uluslararası siyasal ortam ve iletişim süreçleri ile de ilişkilidir. Liberal demokratik nosyon hem ulusal hem de küresel ölçekte demokratik bir kurumsallık inşa etmek için, birbiriyle ilişkili çarpan etkilerinin bileşimini alarak tutarlı bir denklem sistemi elde etmeye çalışır. Bu bağlamda demokratikleşme lehine siyasi geçiş bir ülke için, optimal bir ekonomik gelişme düzeyine göre gelişir ve işler. Yani karşılıklı olarak birbirini besleyen bir çerçevede ekonomi, ülkedeki politik-iktisadi kurumsallığı inşa etmek için siyasete kaldıraç görevi görebilir. Tıpkı, ülkelerdeki siyasi kültürlerin demokratikleşmesi ile uluslararası siyasette barışçıl ilerleme arasında pozitif bir ilişki olduğunu varsayan ve uluslararası ilişkilerin tasarımında liberal demokratik değerlere dayanan Kant’ın ünlü ‘daimî barış’ teorisi[3] gibi. Ayrıca sosyolojik zeminin, ekonomi-politik ve felsefi bağlamlarda kentleşme, küreselleşme ve postmodernizm etkisiyle dönüşümüne ilişkin süreçler, siyasetin demokratikleşmesinin değerlendirilmesi için yeni bir bakış açısı yaratmaktadır. Bu sayede, şeffaf ve bağımsız bir sivil toplumun daha görünür ve etkin olması sağlanabilecek ve devlet ile birey arasındaki hukuki ve siyasi ilişkiyi yönetmeye ve bireyin ve toplumun temel haklarının korunmasını güvence altına almaya yönelebilecek demokratik bir zemin ortaya çıkabilecektir. Bu, sosyolojik dinamiklerin ülkede yaşayan tüm bireyler için daha açık ve şeffaf olmasını icbar eden bir süreç inşa eder ve bu da kimlik-temelli yeni konuları, çoğulculuk ve çok kültürlülük gibi meydan okuyucu yeni sorularla beraber siyasal alanın ön cephesine taşır.

Yukarıdakileri nazara alarak dünyadaki siyasi kültürün demokratikleşme dalgalarını Türkiye deneyimine uyarlamaya çalıştığımızda oldukça uyumsuz bir tablo ile karşılaşmaktayız. İki savaş arası dönem, yeni bir ulusun yaratılmasında esas olarak yukarıdan aşağıya bir yaklaşım ve tasarımla yeni bir devletin kuruluş dönemiydi. Oysa bu, yeni cumhuriyetin talip olduğu Batı dünyasındaki demokratik kurumsallığın pekiştirilmesine yönelik çaba ve yaklaşımlarla tezat oluşturuyordu. Türkiye’nin demokratikleşme deneyimi, bu anlamda, evrensel demokratik norm ve usullerle hiç örtüşmeyecek bir rotada ilerliyor, bu da sonraki dönemler boyunca Türkiye’nin siyasal kültürü açısından sürekli tekrarlanan yapısal bir zaaf üretiyordu.

Bunun sonucu olarak, Türkiye’de siyasal kültürün demokratikleşmeye kasteden ve demokratik kurumsallaşmaya set çeken bu inşasına dair yapısal temellerin ve kök nedenlerin sorgulanmasının kaçınılmazlığı ortaya çıkmış oluyordu. Schumpeter demokrasiyi, ‘bireylerin karar verme gücünü halkın oyunu kazanmak için rekabetçi bir mücadele yoluyla elde ettiği, siyasi kararlara varmaya yönelik kurumsal düzenleme’ olarak adlandırıyorsa[4], Türkiye, bu manada, demokratik yönetişime ilişkin kırılgan sivil siyaset kültürüyle demokrasinin kurumsallaşması için olmazsa olmaz koşullardan yoksundu. Bir yanda sosyal bir modernleşmeyi sağlamanın çatallı ve ikircikli durumu, diğer yanda bu modernliği daha demokratik, liberal, çoğulcu ve çok kültürlü hale getirmedeki yapısal boşluk ve problemler mevcut iken, Türkiye’deki demokrasinin derinleşmesi ve konsolide olmasının önünde her şeyden önce sistemik bir sorun bulunuyordu. Bu durum ise kendisini üç ana eksende göstermiştir: i) demokratik mücadele ve ardından gelen rejim çöküşlerinin ülkenin siyasi, iktisadi ve sosyal kalkınma sürecine büsbütün verdiği hasar, ii) kimlik temelli çatışmaların ortaya çıkması, iii) güçlü devlet yönetimi sıkıntısı.[5]

Türkiye’nin son yıllarda iktisadi, kültürel ve dış ilişkileri bakımından daha fazla küreselleştiği ve siyasal-toplumsal kültürünün Avrupalılaşma sürecinden derinden etkilendiği gerçeğinden hareket ederek, tüm bu süreçlerin, kentlileşmiş yeni bir sosyolojik yapı inşa eden bir siyasal kültürün oluşumuna ilişkin yeni bakış açılarını ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Bunun, başta küçük ve orta ölçekli olmak üzere yeni ekonomik aktörlerin gelişmesi gibi ekonomi-politik etkilerin yanı sıra, Anadolu kentlerindeki dönüşüm sürecini biçimlendiren sosyo-ekonomik etkileri oldu. Ayrıca, postmodernist yeni bağlam siyasi kimlikler için yeni bir alan açtı; ki bütün bunlar bir yandan gelişmişliğin bir göstergesi olarak görünürken, diğer yandan ülkenin altyapısı gerçeğinden hareketle, çoğulcu bir siyasi düzene dayalı somut bir demokrasi oluşturma konusunda bir kırılganlık olarak da tezahür edebilir. Ancak her halükârda bu dönüşüm, siyasi-ekonomik tabanı ve zihniyet kodlarıyla, Türkiye’de bir güç kaymasına yol açmıştır. Ve kesin olan şudur ki, Türkiye’de devlet merkezli seküler ve homojen bir modernite patikasının topluma uzun soluklu dikte ettirilebilmesi çok mümkün değildir.

AK Parti döneminde Türkiye’de demokratikleşme perspektifi ve dönüşüm tarihsel olarak üç ana aşamada sınıflandırılabilir. Birincisi 2002-2007 dönemidir ki bu, daha çok AB’ye katılım süreci ve buna paralel olarak demokratikleşme reformlarının hâkim olduğu bir dönem olarak görülebilir. İkinci dönem, Kopenhag kriterlerinin Ankara kriterlerine evrilme aşaması olarak ifade edilebilecek 2007-2013 dönemidir – Türkiye özelinde ülkenin iç dinamikleri doğrultusunda kurumsallaştırılmak üzere başlatılan reform süreçleri (örn. sivil-asker ilişkileri, Kürt meselesi dahil yeni siyasi, hukuki ve kültürel tasavvur, azınlık hakları, özgürlük sorunsalı vb.) Ve sonuncusu, 2013’ten bugüne dek olan; Türkiye içinde ve dışında yeni bozucu birtakım süreçlerin yaşandığı ve demokratikleşme konusunda dalgalı bir patikaya sebebiyet veren gelişmelerle dolu bir dönem.

İlk iki dönem birlikte ele alındığında, sivil-asker ilişkilerinin doğasının dönüştürülmesi ve insan hakları ve özgürlükler temelinde ortaya çıkan yeni siyasi, hukuki ve kültürel tasavvur, karşımıza çıkan öncelikli ajandalardır. Bu bağlamda AK Parti, AB’ye katılım süreciyle de bağlantılı olarak düşünce, inanç, ifade ve toplanma özgürlüğü, Kürt meselesine ilişkin yasal ve pratik iyileştirmeler, Alevilerle ilgili açılım süreci, azınlık haklarına ilişkin yeni özgürlükçü bir vurgu ve vizyon ve tarihsel olarak Türkiye siyasetinde sivil, sosyal ve kültürel alana egemen olan ordunun imtiyazlarının azaltılması hatta ortadan kaldırılması gibi konuları kapsayan bir dizi anayasal ve yasal demokratikleşme reformunu kabul etmiş ve hayata geçirmiştir.

Öniş’in de belirttiği gibi, olumlu yöndeki değişimin kuşkusuz en önemli boyutu, ordunun Türkiye siyasetindeki güç ve etkisinin dramatik şekilde azaltılması olmuştur. Bu anlamda ordunun Türkiye iç siyasetindeki aktif dahli ve laiklik ve milli birlik ile ilgili konularda kendi kendine vasilik ilan ettiği konumun yanı sıra, Genelkurmay Başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi’nin, sivil-siyasi aktörler üzerindeki anayasal konumu ve kurumsal pozisyonu da bu sağlıksız ilişkiyi resmeden önemli unsurlardır.[6]

Bu dönemle birlikte sivil-asker ilişkilerinin sivilleşmesine paralel olarak, katı ve militan bir ‘laiklik’ siyasetine ve tek boyutlu kimlik siyasetine dayalı eski Kemalist reflekslerin devlet yapısı içinde giderek güç ve nüfuzunu kaybetmeye başladığı ve yerini çeşitliliğe ve çoğulcu özgürlüğe bırakmaya başladığı yeni bir dönemin kapısı da aralanmıştır. Dolayısıyla, modern cumhuriyet tarihi içerisinde özellikle 1950’de başlayan çok partili dönemden bu yana gelinen süreçte, söz konusu on yılda yaşanan sivil-asker ilişkilerindeki bu dönüşüm daha derinden tartışılmaya değerdir. Öyle ki bu husus, özellikle Türkiye’de demokratikleşmenin kurumsallaşabilmesi için bir önkoşuldur.

Sivil-Asker İlişkileri ve Dönüşüm

Modern ordular profesyonelleştikçe, kamu bürokrasisinde ve toplumda önemli ve sürdürülebilir bir konum aldılar. Bu husus, gelişmiş-gelişmekte olan ayrımı gözetmeksizin birçok ülkenin gündeminde yer almaktadır. Ancak, modern ve gelişmiş ülkelerde kurumsallaşma ve sivil toplum sistemi daha iyi durumda iken, karar alma ve uygulama mekanizmalarının işleyişinin daha az etkili, daha sınırlı ve tanımlı olduğu modernleşme sürecinde olan ülkelerde ordunun etkisi, sınırların ötesine giderek daha fazla geçebilecek durumlar yaratmıştır.

Türkiye de 19. yüzyıldan itibaren, ülkenin en erken modernleşen kurumu olarak ordunun etkilerini her alanda hisseden bir ülke olmuştur. Ordu, toplum ve siyaset üzerinde yön verici liderliği ele geçirmiş ve hiç bırakmamıştır. Zira Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki hızlı ve radikal dönüşüm projesi, silahlı kuvvetlere aktif rol biçen bir zemin yaratmaktaydı. Böylece silahlı kuvvetlerin kendisini, modernleşme projesinin ve cumhuriyet rejiminin sadece dar anlamda bir teminatı olarak değil, aynı zamanda bütünüyle devletin ve toplumun vasisi olarak görmesi bir gelenek haline gelmiştir. Duverger’in orduların donanımlı ve disiplinli yapıları nedeniyle her zaman darbe yapma ve siyasete müdahale etme potansiyeline sahip olduğunu söyleyen tezi de dikkate alındığında, meselenin Türkiye siyasetine olan izdüşümü daha bir netleşmektedir. Bir ordunun siyasi etkisinin boyutu ve sınırları, o ülkedeki siyasi kültüre, sosyoekonomik yapıya ve siyasi sistemin kurumsallaşma düzeyine göre değişir.[7] Beraberinde TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu, bir ülkedeki militarizasyonun en önemli güdülerini, o militarizasyon sürecinde entelektüel, siyasi, iktisadi ve sosyal zeminde işleyen; sessiz, doğrudan ya da dolaylı, görünür ya da perdenin arkasında var olan bir rızanın varlığı olarak kodlamaktadır.[8]

Türkiye’de Atatürk ve sonrasında İnönü’nün devlet başkanlıkları döneminde kurulan sivil-asker ilişkileri, askerlerin iktidar partisinin merkezinde yer aldığı totaliter-nüfuz edici modele yakınsamaktadır.[9] Bu dönemde Türkiye bir tek parti devleti idi ve ordu bunun önemli destekleyici unsuruydu. Çok partili yönetişime geçiş, bu yönüyle, farklı kurumlarda birçok yansımayı birden ortaya çıkarmıştır. Bu etkilerin görüldüğü alanlardan biri de ordunun siyasetle etkileşiminin yönü ve niteliğidir. Belki de bu yüzden çok partili dönemde Türkiye siyaseti her on yılda bir askeri müdahalelere maruz kalmıştır.

1961 Anayasası’nda geniş bir zeminden tanımlanan ve ele alınan ‘milli güvenlik’ tanımı, 1982 Anayasası ürünü olan ‘hayali düşman’ üretimi ile bütünleşerek Türk Silahlı Kuvvetler’e, topluma yönelik olduğu söylenen ‘tehdit’e karşı ve varlığı sürekli gündemde tutulan iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi, siyaseti, toplumu kısaca her alanı domine eden, koruyan ve gözeten bir konum atfetmiştir. Böylece ordu ülkede net biçimde otonom bir pozisyon ve rol kazanmıştır.[10]

Bu katastrofik ve olumsuz ortam 2000’li yıllara gelindiğinde ise iç ve dış dinamiklerin bir sonucu olarak değişmeye hazır hale geliyordu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte değişen uluslararası ortam, küreselleşme ve demokratikleşmenin yaygınlaşması, sivil toplumun artan etkinliği ve AB üyelik sürecinin önemi, 2002’de halkın desteğini arkasına alan güçlü bir parti iktidarı dönemindeki yeni iç dinamiklerle bütünleşerek ülkenin siyasi, iktisadi ve sosyal durumuna ilişkin ciddi gelişmeler üretti. 2000’lerin ilk yıllarında Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde ciddi bir hızlanma yaşandı. Bu dönemde, AB’nin vurguladığı demokratik standartlara aykırı olan ordunun siyasi konumu ve etkinliğinin anayasal ve yasal reformlar çerçevesinde azaltılarak asker-sivil ilişkilerinin yeniden düzenlenmesine yönelik birçok adım atıldı. Kopenhag kriterlerine dayalı istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasiye sahip olmak için AB uyum sürecinde benimsenmesi gereken siyasette sivilleşme süreci hızlanmış, böylece sivil ve askeri otoriteler arasındaki ilişki, siviller lehine değişmiştir.

Avrupa Birliği, Türkiye’nin sivil-asker ilişkilerinde 1998’den 2000’e kadar kaydettiği ilerlemeyi değerlendirirken, ordu üzerindeki sivil kontrolün yetersiz olduğunu vurgulamıştı. 2000 yılından sonraki ilerleme raporlarının tamamında da Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nın Türkiye siyasi hayatındaki etkisi özellikle vurgulanmış ve milli güvenlik politikasının belirlenmesinde ana aktör olduğu ve siyasi hayatı ilgilendiren birçok konuda aktif rol oynadığı eleştirel biçimde belirtilmiştir.[11]

Bu eleştiriler ışığında AK Parti hükümeti, 7. Entegrasyon Paketi ile sivil-asker ilişkilerinin daha demokratik hale getirilmesi ve siviller lehine dengelenmesi için önemli reformlar başlattı. Bu reformlar MGK’nın orduyu olağan ve kendi gerçek işlevinden sorumlu bir kurum olarak algılaması ve yürütme erkinde üzerindeki otoritesinin sona erdirilmesine dönük bir amacı işaret ediyordu.[12]

Bu kapsamda: (i) MGK Genel Sekreteri, genel sekreterlik yönetimini ordudan uzaklaştırmak amacıyla siviller arasından seçilecekti. Ayrıca, MGK Genel Sekreterinin atanma yetkisi Genelkurmay Başkanından alınarak Başbakana verildi[13] (ii) MGK toplantılarının sıklığı ayda birden iki ayda bire değiştirilerek Kurulun politik gündem belirlemeye dönük gücünün azaltılması hedeflendi (iii) Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Hakkında Kanunda yapılan değişiklik, 7. Entegrasyon Paketi ile gerçekleştirilen en önemli reform oldu.

Bu değişiklikle MGK’nın yetkileri, milli güvenlik politikasının oluşturulması, belirlenmesi ve uygulanması konusunda sadece tavsiye niteliğine dönmüş ve uygulanması konusunda Başbakan ve Bakanlar Kurulu’na açık bir inisiyatif sunulmuştur. Böylece, MGK sadece yasal bir danışma organı haline gelmiştir.[14] MGK’nın yetkilerinde yapılan değişikliklere paralel olarak, MGK Genel Sekreterinin görevi de Kurul’un sekretarya hizmetlerini yürütmek ve Kurul üyeleri ve yasaların kendisine verilen görevleri yerine getirmekle sınırlandırılmıştır.

Pakette ayrıca askeri bütçenin bundan sonra Sayıştay tarafından denetlenmesine ve Askeri Ceza Kanunu’nun 58. maddesinde belirtilen siviller tarafından barış zamanında işlenen suçlarda askeri mahkemelerin yargı yetkisinin kaldırılmasına yönelik düzenlemeler de yer almıştır. Bu iki değişiklik, devlet sürecinin sivilleşmesi alanında atılan ciddi demokratik adımlardır.[15]

Beraberinde, Mayıs 2004’te kabul edilen 8. Paket ile, ordunun eğitim ve medya üzerindeki etkisini azaltılmaya dönük olarak Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ve Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’de MGK temsilcilerinin bulunması koşuluna son verilmiştir. Ayrıca, “Silahlı Kuvvetler’in TBMM adına sahip olduğu devlet mallarının denetimine ilişkin kanunun milli savunma hizmetlerinin gerektirdiği gizlilik ilkesine göre kanunla düzenlenir” hükmü, Sayıştay’ın ilgili maddesinden çıkarılmıştır. Son olarak, Anayasa’nın 143. maddesi lağvedilerek Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin hukuki varlığı kaldırılmış, bu sayede cezai adalet alanında önemli bir adım atılmıştır.[16]

Bir diğer önemli gelişme de ordu ile güvenlik teşkilatı arasında 1997 yılında imzalanan ve orduya ‘gerekli’ görüldüğünde toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren ve dolaylı ve potansiyel olarak bir darbenin yolunu kolayca açan Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma Birimi (EMASYA) Protokolü’nün kaldırılması olmuştur. Avrupa Birliği raporlarında da sıklıkla eleştirilen EMASYA Protokolü 2010 yılında yürürlükten kaldırılmıştır.[17]

Bununla birlikte Türkiye’de siyasetin sivilleşmesinde en önemli dönüm noktalarından biri 12 Eylül 2010 Referandumu olmuştur. Bu anayasa değişikliği paketi ile Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’nın yapısı değiştirilmiş, askeri mahkemelerin yetkileri sınırlandırılmış, Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarına karşı sivil yargılamaların önü açılmış, 1980 darbesini gerçekleştiren askerlerin yargılanma yolu açılmış, TBMM Başkanı ve üst düzey askeri bürokratların yargılanma yetkisi Anayasa Mahkemesi’ne verilmiş ve vatandaşlara Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınmıştır.[18]

AB Komisyonu’nun müteakip İlerleme Raporları, artık, sivil-asker ilişkilerindeki düzenlemeleri referans alarak siyasi süreçlerin demokratikleşmesi yolunda Kopenhag kriterlerine artan yakınlaşmayı vurgulamaya başlıyordu. Bu bağlamda, 2012-2015 yılları arasında yapılan yasal düzenlemelerle ordunun sivil ve eğitim alanında süregelen etkilerinin azaltıldığına ilişkin hususlara yer verilmiştir. Bu bağlamda, 1980’lerin darbe atmosferinin toplumu kontrol etmeye yönelik miraslarından biri olan, liselerde verilen Milli Güvenlik derslerinin 25 Ocak 2012 tarihinde kaldırılması,[19] sivil demokratikleşme perspektifi yolunda aynı zamanda önemli bir sembolik patika değişikliğini ortaya koymuştur.

Ayrıca 2013 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinde değişiklik yapan düzenleme kabul edilmiştir. Bu önemli değişiklikle Silahlı Kuvvetlerin görev tanımı, “Türk yurdunu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak”tan, “Türk yurdunu dışarıdan gelecek tehditlere karşı savunmak, caydırıcılık sağlamak, TBMM kararıyla sınır dışında görev yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmak” olarak değiştirilmiştir.

Yine, Mart 2015’te kabul edilen İç Güvenlik Paketi ile Polis ve Jandarma Görev ve Yetkileri yeniden düzenlenerek jandarma üzerinde sivil denetimin artırılmasının önü açılmıştır. Bu paket ile jandarma personelinin atanması ve yer değiştirmesi İçişleri Bakanına bağlanmış, general düzeyi dışında jandarma komutanlarının atamaları valilerin uhdesine verilmiştir.[20]

Bunların ışığında, genel bir görüş olarak Hale ve Özbudun, AK Parti dönemiyle birlikte silahlı kuvvetler ile hükümet arasındaki ilişkiyi üç safhada değerlendirmektedir: i) kontrollü anlaşmazlık dönemi (2002-2006 dönemi); ordunun, laiklik ve üniter devlet gibi konularda hükümete baskısını devam ettirmesi, diğer tartışmalı konu ve durumlarda ise hükümetin meşruiyetini ve politika yapıcının otoritesini aşamalı şekilde mecburen kabul etmesi, ii) kendisini en net 27 Nisan 2007’de ordu komutanlarının hükümete olan muhalefetlerini açıkça ortaya koyan internet sitesindeki basın açıklamasında gösterdiği, meydan okuma ve kriz dönemi, iii) 2007 sonrası çekilme dönemi; ordu ile hükümet arasındaki gerilim devam etse de komutanların arka plana çekilme ve orada kalma konusunda -mecburen- ikna olmaları.[21]

 Yeni Siyasal Vizyon ve İnsan Hakları Perspektifi

Yeni siyasal tasavvur ile, demokrasi çerçevesi içerisinde sivil toplum, hesap verebilirlik ve denetleme mekanizmalarının güçlendirilmesi yoluyla sosyo-politik meseleleri şekillendirme ve etkilemede daha aktif, görünür ve etkili hale geldi. Bu bağlamda, uluslararası insan hakları mevzuatına uyumu sağlamak için çok sayıda yasal düzenleme yapıldı. Askeri bürokrasinin sivil denetiminin sağlanması konusunda oldukça ileri düzeyde uygulamalar hayata geçirildi. Aynı zamanda hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ve toplumsal hayatın normalleştirilmesi için temel hak ve özgürlüklere dayalı bir siyasi yapı inşa edilmeye çalışıldı. Öte yandan etnik ve dini azınlıkların özgürlüklerinin genişletilmesi, ifade özgürlüğünün uluslararası normlar bağlamına uygun şekilde güvence altına alınması gibi hususları da içeren çok çeşitli insan hakları meselelerine çözüm üretmek amacıyla önemli yasal mevzuat değişiklikleri yapıldı.

Kasım 2002’de iktidara gelen AK Parti’nin ilk kritik adımı, 23 yıldır süregelen Olağanüstü Hâl (OHAL)’in 30 Kasım 2002’de sona erdirilmesi olmuştur. Ki bu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sosyal ve kültürel hayatın normalleşmesine bir başlangıç ve bölge insanının olağanüstü dönem rejiminin baskısından kurtulmasının ilk adımı anlamına gelen aynı zamanda sembolik yönü de olan kritik bir adımdır. İlk dönemden itibaren Avrupa Birliği ilerleme sürecinde gerçekleştirilecek reformlara odaklanan hükümet, Eylül 2003’te kurduğu Reform İzleme Grubu aracılığıyla insan hakları reformlarının sahada uygulanmasını takip, kontrol ve geliştirme yönünde bir inisiyatif başlattı. Bu kapsamda daha spesifik bir sorun olarak, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve çocuk haklarının korunmasına ilişkin uluslararası mevzuatın bir parçası olan Çocukların Silahlı Çatışmalara İlişkin İhtiyari Protokol hükümet tarafından Ekim 2003’te onaylanmıştır. Aynı yıl, İçişleri Bakanlığı’na bağlı çalışacak, Jandarma İnsan Hakları İhlallerini İnceleme ve Değerlendirme Merkezi (JİHİDEM) kurulmuştur. Bu kurum, askeri birliklerde görev yapan askeri personelin neden olduğu insan hakları ihlallerini önlemek ve toplumda hukukun güçlendirilmesine ve insan hakları bilincinin geliştirilmesine katkı sunmak için oluşturulmuştur.[22]

Ocak 2004’te Askeri Ceza Kanunu ve Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve İç Tüzüğü Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikle, askeri mahkemelerin işleyiş ve tabi olduğu prosedürler sivil mahkemeler ile uyumlu hale getirilmiştir.[23] Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, ölüm cezasını her koşulda kaldıran 13 No’lu Protokolü’nün Türkiye iç hukukuna uyarlanması süreci tamamlanarak[24] Ekim 2005’te yürürlüğe girmiştir. Tutukluların haklarını genişleten düzenlemelerden biri olan Tutuklama, Gözaltı ve Sorgulama Yönetmeliği Ocak 2004’te değiştirilmiş, gözaltına alınan kişilerin kayıt sistemi yenilenmiş, gözaltındakilerin sağlık muayenesi polisten bağımsız olarak gözetime açılmıştır.

Bilgi edinme hakkının güvence altına alınması için hazırlanan Bilgi Edinme Kanunu çıkarılmıştır. Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tazmini Hakkında Kanun Temmuz 2004’te kabul edilmiş ve mağdurların/kurbanların bulunması ve araştırılmasının önü açılmıştır. Türk Ceza Kanunu (TCK), uluslararası insan hakları hukukunun temel ilkelerine uygun olarak yeniden yazılmış ve Eylül 2004’te bu yeni içerikle kabul edilmiştir. Bu kapsamda Türk Ceza Kanunu’nda, uluslararası ceza hukukunda tanımlanan suçlar arasında yer alan soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlar için önemli cezai yaptırımlar getirilmiştir. Yine, işkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik tedbirleri içeren yeni TCK, bu anlamda ülkenin uluslararası standartlarla uyumlu bir yasal zemine kavuşması noktasında önemli bir köşe taşı olmuştur.[25]

Türkçe dışındaki dil ve lehçelerin yayınlanabilmesi, öğrenilebilmesi ve öğretilebilmesi için yapılan yasal değişiklikler kapsamında; yeni dil kurslarının açılması[26] ve Kürtçe, Arapça, Lazca gibi dillerde radyo ve televizyon yayıncılığının kurulması[27] sağlanmıştır. Yeni Basın Kanunu çıkarılmış, yayınevlerinin kapatılmasına ve basım araçlarına el konulmasına yol açan uygulamalar kaldırılmış ve basın özgürlüğünün güçlendirilmesine yönelik bir dizi düzenleme yapılmıştır.

İkiz sözleşmeler olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler Uluslararası Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında onaylanarak iç hukuk metnine dönüştürülmüştür. Yine Türkiye, Avrupa Sosyal Şartı’nı onaylamış ve kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik düzenlemeleri hayata geçirmiştir. İnanç ve ibadet özgürlüğünün kapsamının, dini azınlık gruplarının taleplerini de içerecek şekilde, genişletilmesine dönük çalışmalar başlatılmıştır. Şiddet içermeyen düşüncelerin ifade özgürlüğü kapsamında mahkûm edilmesini engellemek için, Eylül 2004’te kabul edilen yeni TCK’nın 216. Maddesinde buna dair değişiklik yapıldığı ve cezanın ancak eylemin açık hale gelmesi ve kin ve düşmanlığı kışkırtarak şiddete teşvik etmesi halinde uygulanması gerektiği vurgulanmıştır.[28] Siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılırken, dernek kurma koşulları buna paralel olarak kolaylaştırılmıştır. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununda yapılan değişiklikle, barışçıl toplanma özgürlüğünü engelleyen hükümler büyük ölçüde kaldırılmıştır. Kasım 2004’te yürürlüğe giren yeni Dernekler Kanunu ile, dernekler üzerindeki kamu otoritesi denetimi önemli ölçüde hafifletilmiştir.[29]

Uluslararası insan hakları mekanizmaları aracılığıyla iç hukuk sistemini güçlendirmeye çalışan Türkiye, Eylül 2005’te İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokolü imzalamıştır. Temmuz 2005’te engellilerin haklarını korumak ve geliştirmek amacıyla Engelliler Hakkında Kanun kabul edilmiştir. Bu, engellilerin toplumsal hayatta dışlanmama ve ayrımcılığa uğramama hakkını güvence altına almanın yanı sıra, bu tür bir ayrımcılığın bundan böyle Türk Ceza Kanunu kapsamına giren suç kategorilerinden biri olmasını getirmesi bakımından oldukça önemlidir.

Adalet Bakanlığı’nın Ocak 2006’da yayımladığı genelge ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) mevzuatının basın ve ifade özgürlüğü bağlamında ele alınması için Savcılığa talimat verilmiş ve yazılı ve görsel medyaya yönelik ceza soruşturmalarının aylık olarak izlenmesi istenmiştir. Eylül 2006’da İskân Kanunu’nda yapılan bir başka değişiklikle Romanlara karşı ayrımcı hükümler kaldırılmıştır.[30]

Bu dönemde, yukarıda belirtildiği gibi, Türkçe dışındaki dil ve lehçelerde özel kurslar ve yayınlar açılmıştır. TRT tarihinde ilk kez Arapça ve Kürtçe yayın yapan iki kanal faaliyete geçmiştir.[31] Cezaevlerinde Türkçe dışındaki dillerde görüşme ve bunun dışındaki dillerde savunma hakkı sağlayan yasal değişiklikler yürürlüğe girmiştir. Yine bu kapsamda, demokratik siyasetin alanı genişletilerek siyasi partilerin Türkçe dışındaki dillerde propaganda yapmalarına imkân sağlanmıştır. Bu dönemdeki en kritik kırılma noktalarından biri, demokratik katılım normları açısından daha demokratik ve açık bir süreci beraberinde getirecek olan 2007 referandumu sonucundaki cumhurbaşkanının bundan böyle doğrudan halk tarafından seçilecek olmasıdır.[32]

Türkiye’nin kronik insan hakları sorunlarından biri olan eğitim kurumlarındaki başörtüsü yasağının kaldırılması için önemli bir adım atılmıştır. TBMM’nin Şubat 2008’de aldığı karar sonucunda, Anayasa’nın “kanun önünde eşitliği” düzenleyen 10. maddesi ile “eğitim hakkını” düzenleyen 42. Maddesinde, bireysel ve kamusal özgürlüğün güvence altına alınmasına dönük değişiklik yapılmıştır. Bu süreç, 2013 yılındaki Demokratikleşme Paketi’nde yer alan, kamusal alanda da başörtüsü yasağının kaldırıldığı düzenleme ile beslenmiş ve derinleştirilmiştir.[33] 2008 yılında ifade özgürlüğünün korunmasına yönelik yasal tedbirlerin güçlendirilmesi bağlamında, TCK’nın 301. Maddesinde değişiklik yapılmış ve madde kapsamında ceza soruşturması açılması Adalet Bakanının iznine tabi tutulmuştur. 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nda yapılan değişiklikle vakıf ve dernek kurma özgürlüğünün kapsamı genişletilmiş ve vakıf mallarının iktisabı, yurt dışından gelir sağlanması ve yabancı vakıflarla iş birliği kolaylaştırılmıştır.

2009 yılında, Alevilerin temel sorunlarının gündeme gelmesi ve kalıcı çözümler üretilmesine hizmet etmesine dönük bir amaçla tasarlanmış olan Alevi Çalıştayları düzenlenmiştir.[34] Bu değişiklik ve gelişimlerin Aleviler ile birlikte Süryaniler, Nusayriler, Yezidiler ve Keldaniler için de geçerli olması hedeflenmiştir, ki bu doğrultuda söz konusu farklı inanç kesimlerinin dini inançları doğrultusunda ibadet, eğitim ve örgütlenme hakkı bakımından yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi yönünde yeni adımlar atılması kararlaştırılmıştır.

Son dönemin en geniş kapsamlı düzenleyici çerçevelerinden biri olan 2013 yılındaki Demokratikleşme Paketi, yasal ve idari düzenlemeleri de içerecek şekilde, demokratik normlara ilişkin çok geniş alanlar yaratmıştır. Sivil haklara ilişkin, yukarıda belirtilen başlıklar dışında, temel kritik iyileştirme noktaları şu şekilde olmuştur: siyasi partilerin örgütlenmesinin kolaylaştırılması, siyasi partilere üyelik önündeki engellerin kaldırılması, Türk Ceza Kanununda nefret suçları cezalarının artırılması, ayrımcılık suçlarının kapsamının genişletilmesi ve caydırıcılığın artırılması, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu’nun oluşturulması, ayrıca toplanma yeri ve güzergahı belirlenirken siyasi partilerin, meslek kuruluşlarının ve sendikaların görüşlerinin alınması, toplantı, gösteri ve yürüyüşlerin süresinin uzatılması, toplantı, gösteri ve yürüyüşlerin kontrolünden sorumlu Hükümet Komiserliğinin kaldırılması, özel okullarda farklı dil ve lehçelerin öğretilmesine olanak sağlanması, kişisel verilere hukuki güvence verilmesi, polis teşkilatı için Hukuki Yaptırım Gözetim Komisyonu kurulması, Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur) malının Manastır Vakfı’na iade edilmesi, Roman Dil ve Kültür Enstitüsü’nün kurulması.[35]

Kültürel, sivil ve siyasi haklar alanının genişletilmesine ilişkin tüm bu gelişmelere dikkat çekerek, ülkenin son zamanlarda girdiği en sıkıntılı sürecin garip bir şekilde tam da bu dönemde vuku olduğunu vurgulamak gerekir. Nitekim Türkiye’nin yakın tarihinin en sorunlu ve çıkmaza girmiş konusu olan Kürt meselesinin toplumsal bir uzlaşı temelinde çözülmesine yönelik çalışmalara da yine bu dönemde hız verilmişti.

Bu bağlamda, daha önce çeşitli kez girişimlerde bulunulan ancak farklı birçok nedenle gerçekleştirilemeyen sürecin son halkası, daha geniş temelde “demokratik açılım” olarak adlandırılan “çözüm süreci” olmuştur. Ki daha sonra süreç, o dönem başbakanlık görevinde bulunan Tayyip Erdoğan tarafından, “milli birlik ve kardeşlik projesi” süreci olarak tanımlanacaktır. Hükümetin barışçıl bir çözüm bulma kararlılığı, Erdoğan tarafından ilk kez 2012’de açıkça ilan edildiği şekliyle, devletin farklı birimlerinin PKK lideri Abdullah Öcalan ile doğrudan görüşmelere başlaması ile yeni bir noktaya taşınmış oluyordu. Bu kapsamda, daha önce yalnızca avukatları ve ailesiyle görüşmesine izin verilen Öcalan’ın, BDP/HDP delegasyonlarıyla belirli bir periyotta düzenli olarak görüşmesine izin verilecekti. Çeşitli devlet kurumları ve istihbarat yetkilileri de bu dönemde Öcalan’la şiddet ve terör sürecini sona erdirmek için düzenli toplantılar yapmışlardır. Ve bu çabalar ilk somut meyvesini 21 Mart 2013’te Nevruz’da Öcalan’ın PKK’ya “tüm silahlı unsurlarını Türkiye dışına çıkarması” talimatıyla vermiştir. Bu çağrının ardından ise PKK, şiddet eylemlerini sonlandırma kararı almıştır. “Çözüm süreci” olarak adlandırılan bu süreç kendi içinde bir dizi krizi de beraberinde taşımasına karşın, süreç içerisinde hükümetin kararlılığı bunlardan birçoğunun aşılmasını sağlamıştır. PKK’nın kendi içerisinde yaşadığı otorite mücadelesi ve Öcalan’ın örgüte yaptığı silah bırakma çağrılarının net şekilde karşılık bulmamış olması ise süreç boyunca barışçıl çözümün önündeki en büyük engel olarak hep durmuştur.

Her şeye rağmen süreç devam ederken, gelecek yılların ne getireceğine dair ilk önemli işaret 7 Şubat 2012’de verildi. Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT)’in, terörün tamamen sona erdirilmesi ajandasıyla PKK ile olan Oslo görüşmelerinin sızdırılması ve akabinde Şubat 2012’de savcıların MİT müsteşarını ifadeye çağırması, Türkiye için yeni ve zorlu bir dönemin işaretleriydi. Bunun ardından Türkiye, Mayıs 2013’te Taksim Gezi Parkı olaylarına ve bu olaylar üzerinden şiddetin ülke geneline yayılması girişimlerine ve tam o yılın sonunda (17-25 Aralık 2013) sürecinde, Gülenci örgütün yargı ve güvenlik mekanizması üzerindeki hakimiyeti üzerinden gayrimeşru şekilde iktidarı ele geçirme girişimine tanık oldu.

Bu noktada; Türkiye’nin yakın tarihi tanıklığının en büyük sosyal, siyasi, hukuki ve ekonomik bariyerlerini aynı anda yaşatan ve içeren bu gayri meşru olaylar silsilesinin tesadüfen bir araya geldiğini söylemek bir hayli zordur. Zira Ocak 2013’te Paris’te üç PKK’lı kadının öldürülmesinin hemen sonrasındaki PKK yetkililerinin açıklamaları ve verdikleri mesajlar, Gezi olaylarının yarattığı soru işaretleri ve Gülenci sivil-askeri bürokratların çözüm süreci içerisinde sürecin baltalanması ve manipüle edilmesine dönük faaliyetleri, dönemin resmini çekerken bize bazı netlikler sunmaktadır.

Çözüm sürecini etkileyen en büyük dışsal kaynaklı kriz ise, DAEŞ’in Eylül 2014’te Suriye’nin kuzey bölgesindeki, Türkiye sınırının hemen dibindeki Ayn el-Arab’a (Kobani) girişi olmuştur. Bölgeden kaçan öncelikle kadın ve çocuklar, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine yerleştirilmiş, İçişleri Bakanlığı, AFAD, yerel yönetim ve STK’lar bir anda ciddi bir insani yardım ve barınma seferberliği başlatmışlardır.[36] Buna rağmen HDP yöneticilerinin hükümetin Ayn el-Arab için daha aktif bir politika izlemesi gerektiğini belirten açıklamaları, HDP Merkez Yürütme Kurulu’nun ve Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş’ın sert ve tehditkâr çağrısıyla ortadan kalkan siyasi sürecin neticesi, 6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet olaylarında 37 kişinin yaşamını yitirmesi, 761 kişinin yaralanması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bazı büyük şehirlerdeki sokakların terörize edilmesi ve birçok kamu-özel varlığın tahrip edilmesi olmuştur.[37] Ardından gelişen süreçte Yüksekova merkezde alışveriş yapan üç askerin sırtından vurularak öldürülmesi ve Bingöl’de il emniyet müdürünün silahlı saldırıya uğraması ile siyasi süreç bütünüyle enfekte edilmiştir. Nihayetinde ise olaylar Abdullah Öcalan’ın HDP’ye gönderdiği bir mektupla bir gecede sona ermiştir; ancak Ayn el-Arab (Kobani olayları), kuşkusuz çözüm süreci bağlamında PKK meselesinin hallinin yakın dönemde yaşadığı en büyük negatif kırılma noktasıdır.

Kobani olayları ile başlayan PKK’nın şiddet eylemleri 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden sonra sistematik bir hal aldı. “Hendek eylemleri” olarak adlandırılan bu yeni strateji, daha sonra anlaşıldığı üzere, altyapısı ve hazırlıkları çözüm süreci henüz devam ederken oluşturulmuş yeni bir şehir savaşı olarak PKK tarafından icraya konuldu. Bu süreçte kolluk kuvvetlerinin mayın ve mühimmat imha etme mücadelesi hem kendileri hem bölge halkının can ve mal güvenliğinin korunması için gösterilmesi gereken azami hassasiyetten ötürü oldukça zor, uğraş gerektiren ve yavaş ilerleyen bir mücadele oldu; ki bu aynı zamanda, önemli dönemeçlerden birinden geçilirken, insan haklarının korunması açısından kırılgan bir iklim yaratıyordu. Karşılaşılan büyük fatura, -özellikle asker ve polis- can kayıpları, sivil nüfusun farklı güvenli bölgelere taşınması, yıkılan evler ve tahrip olmuş şehirler oldu.

Burada belirtmek gerekir ki, barışı konuşurken devletin muhatap olduğu PKK’nın, ülkenin her köşesinden göreve gelen askerlerin, polislerin hayatlarını kaybetmesine sebep olan bu zemini inşa etmesi; üstelik çözüm ümitlerinin konuşulduğu bir iklimde bunun altyapısını hazırlamış olduğu gerçeği, ülkenin sosyolojik olarak da sarsıntı geçirmesini yaratacak çok önemli bir husustur. Bu nedenle, ortaya çıkan ve çıkacak olan uzun vadeli tek sonuç, artık PKK ve hatta HDP[38] ile hiçbir yapıcı temasın kalmaması ve devlet tarafından verilecek tek yanıtın askeri temelli olacak olmasıdır. Bunun ise kalıcı bir barışın somut ve net resmi olmadığı belirtilebilir. Ancak yine de dışarıdan yapılan kimi yorumların aksine, son yaşananlar 1990’lı yıllara benzer bir duruma değil, yeni bir geçiş aşamasına işaret etmektedir. Hatta öyle ki, hendek eylemleri dolayımında gerçekleştirilen operasyonlardaki devletin askeri-kolluk birimlerinin yaklaşım biçiminde, geçmişe kıyasla çok daha net biçimde insan odaklı ve sivil haklar temelli bir yaklaşımın hâkim olduğu görülmüştür. Buradaki can alıcı nokta, devletin sistematik refleksleri izlenirken, devlet birimlerinden kaynaklanan herhangi bireysel hak ihlallerinin gerekli cezai yaptırımlarla cezalandırılmasının öneminin korunmasıdır. Burada Avrupa Komisyonu’nun raporlarında yer alan temel eleştiri noktalardan birisi, bu bireysel ihlallerin cezai yaptırım süreçlerine ilişkin tüm bilgilerin kamuoyuyla sağlıklı ve şeffaf şekilde paylaşılması ve devletin bu tür ihlaller karşısında müteyakkız, hızlı ve aktif olmasıdır.[39]

Hendek operasyonlarını izleyen sadece bir yıllık süreçte yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin bir süre daha siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan oldukça sıkıntılı bir süreç yaşayacağını göstermiştir. Son kırk yılda devletin çeşitli birimlerinde yapılanan yayılmacı ve hizipçi bir örgüt olan Gülenci yapı (sonradan resmi adıyla FETÖ), ilk kez 17-25 Aralık sürecinde açıkça ortaya çıkan devlet-içi paralel yapılanma mücadelesinin devamı olarak 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe girişimiyle yeniden, fakat bu kez temelden iktidarı ele geçirmek için harekete geçmiştir. Uzun yıllardır gizli bir stratejik yapılanma yöntemiyle faaliyet gösteren örgüt, devlet içinde hatırı sayılır bir ağ kurmuş ve bunun sonucunda ordu, polis, yargı ve istihbarat teşkilatlarındaki gücünü pekiştirmiştir. Dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından önce “paralel devlet yapısı” olarak adlandırılan, daha sonra resmî belgelere[40] de bu şekilde geçen Gülenci örgüt, darbe girişiminin acımasızca teyit ettiği gibi, yaklaşık iki yıl içinde bir terör örgütüne (ki FETÖ olarak resmi kayıtlara geçmiştir)[41] dönüşmüştür. Darbe girişiminin ağır kaybı şu şekilde olmuştur: o gece sadece 15 saat içinde 62 polis, 6 asker, 183 sivil, toplam 251 can kaybı ve 2196 yaralı. Devlet ise ilk tepkisini 5 gün içinde, 20 Temmuz 2016 itibariyle, Anayasa’nın “demokratik rejimi ve temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik hareketler veya şiddet nedeniyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulduğu durumlarda yaygın şiddet olaylarının şartları”nı düzenleyen 120. Maddesini[42] esas almak suretiyle Olağanüstü Hal (OHAL) ilan ederek göstermiştir.

Darbe girişiminden sonra resmi olarak ilan edilen olağanüstü hâle rağmen Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi ile de kesişen zaman dilimindeki sadece 18 aylık süreçte (Haziran 2015-Ocak 2017) herhangi bir ülke için çok büyük sarsıntılar üretebilecek olağandışı pek çok olayla karşı karşıya kalmıştır.[43] Öyle ki, 7 Haziran 2015 seçimleri ile 1 Ocak 2017 İstanbul Reina gece kulübü saldırısı arasındaki dönemde, ciddi intihar saldırıları da dahil olmak üzere ülkenin büyük kent merkezlerinde 27 büyük terör saldırısı düzenlendi. PKK, DAEŞ, THKP-C Acilciler eliyle gerçekleşen bu saldırılarda 511 masum insan hayatını kaybetmiştir.[44]

Darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hâlin ve onun neticesi olarak başvurulan yolun, hükümet açısından, devlet için bir hayatta kalma ve kurtuluş duygusu ve saiki üzerinden ele alındığı belirtilmelidir. Elbette bu durumun en önemli ve öncelikli konusu ise FETÖ unsurlarının devlet yapısından tamamen çıkarılmasıdır.

Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ilk bir yıllık dönemdeki (Temmuz 2016-Temmuz 2017) mücadelenin hukuki ve idari sonuçlarını şu şekilde açıklamıştır: adliyeye sevk edilen kişi sayısı 168,801’dir. Bunlardan gözaltı sayısı 50,504, adli kontrolle serbest bırakılan sayısı 48,371, tutuklama kararı sayısı 8,069’dur.[45] Devletin, bu dönemde, çeşitli birimlerinden ihraç ve uzaklaştırılanların sayısı ise 142,648 olup bunlardan 33,506’sı soruşturmanın ardından göreve iade edilmiştir. Yani bu süreçte, resmi dokümanlarda paralel devlet yapılanması olarak kabul edilen örgütün devletin çeşitli devlet kurumlarında asker, polis, öğretmen, akademisyen, hâkim, savcı, bilirkişi, gazeteci ve farklı derecelerdeki kamu görevlileri gibi alt bileşenlerinin ortadan kaldırılması nihai hedefine ulaşmak için hukuki ve idari mekanizmalar hayata geçirilmiştir. Toplamda, bu dönemde devlet içinde ihraç edilenlerin oranı yüzde 2,94’tür.[46] Ayrıca bu dönemin önemli bir başka boyutu farklı birçok alanda faaliyet gösteren FETÖ’ye bağlı binlerce kurumun geleceğine ilişkindir. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) o süreç içerisinde FETÖ’ye bağlı toplam 2,274 eğitim kurumunun kapatıldığını duyurmuştur.[47] Kapatılan ya da haczedilen kurumların faaliyet yelpazesi o kadar geniş ve çeşitlidir ki bunlar arasında hastaneler, yurtlar, dershaneler, eğitim kurumları da dahil olmak üzere çok çeşitli merkezler, vakıflar, dernekler, üniversiteler, ticari birlikler, medya kuruluşları, radyo ve televizyon kanalları, yayınevleri ve ticari şirketler bulunmaktadır. Bu durum, bir yandan, reel sektörün hayatiyeti ve istihdam piyasasına etkileri üzerinden ekonomiye negatif makro ve mikro etkiler yaratırken, diğer yandan ekonomik ve temel ihtiyaçların karşılanmasına dair yaşamsal gereklilikten ötürü bireyleri, aileleri ve bir bütün olarak toplumu negatif etkileyen ciddi bir sosyal maliyet yaratmıştır. Dolayısıyla devlet tüm bunlarla ilgilenmeli ve hem geleceğe yönelik projeksiyonlarda hem de bugünün ihtiyaç ve gerçeklerini inşa etmede bu sosyal ve ekonomik maliyeti en aza indirecek bir stratejiyle hareket etmelidir. Zira bu bireysel-sosyal maliyet boyutu eleştirileri tam bu noktada yoğunlaştırmıştır.

Darbe girişimi sonrası dönem büyük oranda OHAL yasasına dayalı olarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetilmiştir. Burada süreç içerisinde birbirine karıştırılan bazı düzeyleri ayırmak için öncelikle şunu söylemek gerekir: ne olağanüstü hâl kararının alınması ne de buna dayalı olarak kanun hükmünde kararname çıkarılması esas ve usul bakımından hukuken gayrimeşru olarak nitelendirilemez.[48] Darbe girişimi sonucu ortaya çıkan yapısal boşluğu bir an önce ortadan kaldıran devlet, anayasal çerçeveye ve toplumsal meşruiyetin kendisine sağladığı alana yaslanmaktadır. Ancak yakın gelecekte ülkenin en kırılgan noktalarından biri olma potansiyeline sahip olan kurumsal demokrasi açığının kapatılmasına yönelik yöntemler konusunda yeni bir strateji üretilmesine ihtiyaç olduğu da açıktır. Özellikle darbe girişimi sonrasında süreç içerisinde kimi uygulamalardan kaynaklı toplumda gelişen bazı tepkiler, KHK’ların çalışma biçimlerinin ve yöntemlerinin yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliğini göstermiştir. Nitekim hükümet de buna ilişkin normalleşme adımlarını mümkün ve makul bir sürede atmaya çalışmış, iki yılın ardından OHAL’i yeniden uzatma yoluna gitmeyerek sonlandırmış ve devlet içindeki kurumlar ve diğer kamusal görevlere ilişkin itiraz ve göreve iade taleplerini, hukuki ve idari boyutu olan bir komisyon olan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun aktif işletilmesi suretiyle ele alarak zaman içerisinde oluşan mağduriyetlerin minimize edilmesi için bir süreç inşa etmiştir. Bununla birlikte bu denli büyük ve kaotik bir durumun, her şeye rağmen, kendi içerisinde taşıdığı birtakım hassasiyetler ve kırılganlıklar da halen söz konusudur. Bu açıdan söz konusu bağlama dair demokratik bir zemin için vurgulanması gereken iki önemli nokta şudur: (i) tüm işlemlerin düzenleyici işlem –kanun hükmünde kararname (KHK)- üzerinden yapılmasının doğurduğu riskin elimine edilmesi gereği ki bu risk, süreç içerisinde devlet nezdinde suçlular-masumlar ayrımını zorlaştıran bir gerçeğe dönüşmüştür, (ii) orta ve uzun vadede ortaya çıkması muhtemel sosyal maliyetlerin muhakkak hesaba katıldığı, bireysel hak temelli ince bir strateji inşası gereği.

Elbette devlet yapısının neredeyse tamamen alt-üst olduğu böylesi bir durumda makro ve mikro açıdan meseleye çift taraflı bakmak gereklidir. Makro pencereden, hükümet açısından olağanüstü hâl kapsamında başvurulan birçok uygulamanın zorunluluk gereği ortaya çıktığı ve geçici bir süre için yürütüldüğü bir durum olarak temayüz eden, devletin var olma mücadelesine dayalı bir bakış açısına ulaşıyoruz. İkinci bir pencere, duruma mikro pozisyondan yaklaşarak, özgürlük ve güvenlik arasında bir denge sağlamaya çalışırken, bireysel ihlallere kapı açan sistematik bir durumun var olup olmadığını ve süreç içinde oluşan bireysel ihlallerin nasıl önleneceğini tartışmaktır. Burada soru, bu iki pencerenin yapısal olarak birbirini dışlaması gerekip gerekmediğidir. Ki bu sorunun cevabı aynı zamanda demokrasinin derinliği, çeşitliliği ve geleceği ile ilgili sorunun da cevabı olacaktır. Ancak -özellikle FETÖ’nün örgüt olarak yapısal özellikleri göz önünde bulundurulduğunda- karşılaşılan bu kaotik bir durum, öylesine sisli bir hava yaratmıştır ki, demokrasinin durumu hakkında kesin hükümler koymak ve siyah-beyaz bir tablo varmış gibi davranmak hem yanlı hem de manipülatif bir tutum olacaktır ki Batı medyası, Batılı kimi STK ve siyasetçilerin darbe girişiminin ilk saatlerinden itibaren sistematik şekilde yaptıkları tam olarak bu idi.[49] Üstelik, çelişik biçimde, ABD’de 11 Eylül’den sonra başlı başına bir akademik alt bilim dalı çalışmasına dönüşecek kadar hacimli ve kapsamlı bir tartışma olarak, yeni siyasal aktörlerin dahil olduğu hibrit durumlarda özgürlük-güvenlik dengesinin yeniden nasıl formüle edileceği halen daha tartışılmaya ve çalışılmaya devam edilirken.[50]

Gelecek Projeksiyonu

 Vurgulanması gereken öncelikli ve en önemli nokta, Türkiye siyasal kültüründe demokratikleşmenin her şeyden evvel otoriter bir şekilde yurttaşlarının ihtiyaç ve taleplerini reddeden, kendi tanımladığı ‘arzu edilir, kabul edilebilir, makbul’ yurttaş profiline benzemeyenler için kamusal alanı cehenneme çeviren bir devlet anlayışının terk edildiği bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç duyduğudur. Zira makale boyunca tartıştığımız hususların temelde toplandığı üç başlık olan kimlik meselesi, siyasi haklar ve kültürel haklar alanlarında yer alan ve birbirinden kopuk şekilde ele alınamayacak tüm alt başlıklar, doğaları gereği uzun vadeli ve çok yönlü bir anlayış değişikliğine işaret etmektedir. Yeni reformların, yeni hak ve özgürlüklerin Türkiye’nin siyasal ajandasında kaçınılmaz ve geri döndürülmez biçimde yer almasının tek yolu budur; ki bu yolla siyasetin sorunları çözme gücü de gelişecek bu da son tahlilde yeniden vatandaşın bireysel hak ve hürriyetlerini geliştirecek yolu genişletecektir.

İkinci olarak, meselenin mihenk taşı olarak görülmesi gereken şey, düşünme metodolojimizi revize etmektir. Bu anlamda, siyasal-toplumsal bir olguyu, bir gerçekliği açıklarken algılar ve soyut açıklamalar yerine yöntemsel ve kurumsal çerçevelere ve düzenlemelere işaret etmek başlangıç noktamız olmalıdır. AK Parti’nin ilk iki aşamada gerçekleştirmeye çalıştığı şey de tam olarak bu kurumsal düzenlemeler boyutu olmuştur. Akabinde üçüncü aşamaya geçilirken karşılaşılan şey ise geleneksel eski reflekslerin yeniden ortaya çıkması; buna mukabil, verilecek cevabın tonu, içeriği ve yönünün netleşememesi ve dolayısıyla reform-güvenlik dengesinin yeniden tesisine dönük karşı karşıya kalınan teorik ve pratik zorluklar olmuştur.

Bu konuyla bağlantılı üçüncü nokta, bazı temel konular ve bunlara nasıl yanıt verileceği konusunda ortaya çıkan sorulardır. Örneğin, tüm bu yasal işlemlerin ve kurumsal düzenlemelerin uygulamaya yansıyıp yansımadığı önemli bir tartışma sorusudur. Ayrıca, yapısal sorunların yanı sıra, askeri ve sivil bürokrasinin, gerçekleştirilen reformların gereği gibi uygulanmasını zorlaştıran geleneksel tutum ve alışkanlıklarından hâlâ vazgeçmemiş olması, meselenin bir başka önemli boyutudur.

Son yaşananların ardından özgürlük-güvenlik dengesinin yeniden kendi dengesini bulması zaman alacak gibi görünmektedir. Bu zamanı kısaltabilecek aktif müdahale biçimi ise, toplumsal konsolidasyonu güçlendirecek adımlar olacaktır. Bu ise birtakım söylem yenilenmeleri ve somut adımlar üzerinden terazinin özgürlük kefesini aşamalı şekilde ağırlaştırmakla mümkün hale gelebilecek bir şeydir. 2013’ten sonra karşı karşıya kalınan büyük illegal girişimleri önlemek ve ortadan kaldırmak için en etkili projeksiyon, terör destekli ya da şiddete alan açan tüm oluşum veya siyasi pozisyonları marjinalleştirmeye ve yalnızlaştırmaya hizmet edecek insan odaklı bir formülasyonun yaratılmasıdır.

Bu bağlamda önümüzdeki süreçte siyasi, kültürel ve ekonomik özgürlükleri genişletecek şekilde insan hakları hukukuna dayalı araçların geliştirilmesine hazırlanmak gerekmektedir. Kültürel ve siyasal çeşitliliğin korunması ve temel hak ve özgürlüklerin uluslararası standartlar çerçevesinde daha da geliştirilmesi için yargı reformları kesintisiz devam etmeli ve iç hukuk normları ile uluslararası insan hakları hukuku arasındaki yasal boşluklar kapatılmalıdır.

Silahlı kuvvetlerin sivil denetimini güçlendirecek ve askeri müdahale araçlarını ve sivil-siyasi alana yönelik temellerini ortadan kaldıracak tüm yasal araçlar etkin bir şekilde kullanılmalıdır. Bu bağlamda, yukarıda da bahsedildiği şekliyle demokrasi yolunda cesur ve ilerici bir adım olan 12 Eylül ve 28 Şubat darbe soruşturmalarının hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma kriterleri doğrultusunda darbenin farklı paydaşları ve aktörlerini de içerecek şekilde tamamlanması; dolayısıyla darbe suçlarının her boyutuyla cezalandırılması Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi ve kurumsallaşmasının olmazsa olmaz koşuludur.

Bu sürecin toplumun tüm bileşenlerini kapsaması için, insan haklarını doğrudan ilgilendiren çeşitli yasal düzenlemelerin hazırlanmasında daha önce başarıyla yürütülen kamu-sivil toplum diyaloğunun önümüzdeki dönemde de geliştirilmesi elzemdir. Zira sivil toplum kuruluşlarının görüş ve önerilerinin kamu idari birimleri tarafından yeterince dikkate alınması, katılımcı bir demokrasinin tesisi için kritiktir.

Bu itibarla, farklı toplumsal ve siyasal bloklar arasında ideolojik ve kimliksel farklılaşmalar olsa da toplumsal konsolidasyonun yeniden tahkimatına yönelik bir büyük vizyonun gereği olarak tamamen yeni bir anayasanın kabulünden başlayarak reformist modelin yolu ve derinliği artırılmalıdır. Bu, her şeyden önce toplumun tüm bileşenleri için sosyal, siyasal ve kimliksel aidiyet duygusu yaratmak açısından çok mühimdir. Nitekim tarihsel olarak konuşursak, Türkiye’nin üç Cumhuriyet anayasasından hiçbiri (1924, 1961 ve 1982 anayasaları) özgürce seçilmiş ve geniş ölçüde temsil yetkisiyle donanmış bir kurucu veya yasama meclisi tarafından, partiler arası müzakere süreciyle yapılmadığından, otoriter devlet yapısını, bürokrasiyi ve askeri vesayeti sağlamlaştıran[51] anti-demokratik ruhun ürünü olan metinlerdir. Türkiye’nin sivil bir uzlaşı anayasasına ihtiyacı, bu yönüyle, aynı zamanda geçmişin demokratik olmayan bagajından kurtulmak anlamına da gelecektir. Bu da yukarıda saydığımız zihniyet değişikliğinden başlayarak düşünme metodolojimize ve uygulama safhalarında sürekli açığa çıkan geleneksel eski reflekslerin artık yavaş yavaş aşınması ve ortadan kalkmasına hizmet edecektir.

[1] Huntington’a göre demokratikleşme dalgası, demokratik olmayan rejimden demokratik rejime belirli bir zaman diliminde gerçekleşen ve zıt yöndeki geçişleri de barındıran bir geçişler grubudur: Samuel P. Huntington, The Third Wave: Democratization in The Late Twentieth Century, (Norman: University of Oklahoma Press, 1993): 15.

[2] Huntington, The Third Wave, 105.

[3] Immanuel Kant, Perpetual Peace: A Philosophical Essay, (London: Swan Sonnenschein, 1795).

[4] Joseph A. Schumpeter, Capitalism, Socialism and Democracy, (New York: Harper & Row, 1942): 269.

[5] Fuat Keyman and Ziya Öniş, Turkish Politics in a Changing World, (İstanbul: İstanbul Bilgi University Press, 2007): 91.

[6] Ziya Öniş, “Sharing Power: Turkey’s Democratization Challenge in the Age of the AKP Hegemony,” Insight Turkey 15, sy. 2, (2013): 105.

[7] Maurice Duverger, Diktatörlük Üstüne, (İstanbul: Dönem Yayınları, 1965): 49.

[8] “TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu” (2012), Hürriyet, 26 Kasım 2017,  http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_ resim_3/genel_degerlendirme.pdf.

[9] William Hale, Türkiye’de Ordu ve Siyaset, (İstanbul: Alfa Yayıncılık, 1996): 261.

[10] İbrahim İnal, “AK Parti Döneminde AB İlerleme Raporları Bağlamında Sivil-Asker İlişkilerinin Demokratik Dönüşümü”, International Journal of Academic Value Studies 3, sy. 8 (2017): 69.

[11] Uğur Burç Yıldız, “Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye’de Sivil-Asker İlişkileri: Adalet ve Kalkınma Partisi Dönemi,” yayınlanmamış doktora tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi (2010): 89.

[12] Ali Bayramoğlu, “Asker ve Siyaset”, Ahmet İnsel ve Ali Bayramoğlu (ed.), Bir Zümre, Bir Parti, Türkiye’de Ordu içinde, (İstanbul: Birikim Yayınları, 2004): 109-110.

[13] “09.11.1983 Tarih ve 2945 Sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu,” (2003), MGK, 20 Ekim 2017, http://www.mgk.gov.tr/Turkce/tarihce_4.html.

[14] Yıldız, “Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye’de Sivil-Asker İlişkileri”, 92.

[15] “Avrupa Birliği Uyum Yasa Paketleri”, AB İşleri Genel Sekreterliği (2007): 38-39, 15 Ekim 2017, https://www.ab.gov.tr/files/pub/abuyp.pdf.

[16] “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun, 07.05.2004 Tarih ve 5170 Sayılı Kanun,” Türkiye Büyük Millet Meclisi (2004): 11, 5 Kasım 2017, http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5170.html.

[17] “EMASYA Protokolü Kaldırıldı”, CNN Türk, 4 Şubat 2010, https://www.cnnturk.com/2010/turkiye/02/04/emasya.protokolu.kaldirildi/562324.0/index.html.

[18] Yusuf Şevki Hakyemez, “2010 Anayasa Değişiklikleri ve Demokratik Hukuk Devleti,” Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 14, sy. 2 (2010): 387-406.

[19] “Milli Güvenlik Dersi Kaldırıldı,” Al Jazeera Türk, 25 Ocak 2012, http://www.aljazeera.com.tr/haber/milli-guvenlik-dersi-kaldirildi.

[20] “AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu”, AB Komisyonu (2015), https://www.ab.gov.tr/files/5%20Ekim/2015_ilerleme_raporu_tr.pdf.

[21] William Hale ve Ergun Özbudun, Türkiye’de İslamcılık, Demokrasi ve Liberalizm: AKP Olayı, (İstanbul: Doğan Kitap Yayıncılık, 2010): 141.

[22] “AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu,” AB Komisyonu (2003), https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/Tur_En_Realitons/Progress/Turkey_Progress_Report_2003. pdf.

[23] “Siyasi Reformlar-1,” Avrupa Birliği Bakanlığı (2012), http://www.abgs. gov.tr/files/rehber/04_rehber.pdf.

[24] Resmî Gazete (2004), http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2004/07/20040721.htm#1.

[25] “AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu”, AB Komisyonu (2004), https://www.ab.gov.tr/files/AB_Iliskileri/Tur_En_Realitons/Progress/Turkey_Progress_Report_2004.pdf.

[26] Resmî Gazete (2003), http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2003/12/20031205.htm#4.

[27] Resmî Gazete (2009), http://www.resmigazete.gov.tr/ eskiler/2009/11/20091113-13.htm.

[28] “Türk Ceza Kanunu, 26.09.2004 Tarih ve 5237 Sayılı Kanun”, Türkiye Büyük Millet Meclisi (2004), https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html.

[29] Şerafettin Gökalp, “Yeni Dernekler Kanunu”, TBB Dergisi 58, (2005): 209-214.

[30] “İskân Kanununda Değişiklik,” Avrupa Birliği Bakanlığı (2006), https://www.ab.gov.tr/_39614.html.

[31] “TRT’nin Kürtçe Kanalı TRT6 Yayına Başladı”, Hürriyet, 1 Ocak 2009, http://www.hurriyet.com.tr/trtnin-kurtce-kanali-trt-6-yayina-basladi-10683296.

[32] “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun, 31.05.2007 Tarih ve 5678 Sayılı Kanun”, Türkiye Büyük Millet Meclisi (2007), https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5678.html.

[33] “Demokratikleşme Paketi”, Başbakanlık Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı (2013), http://www.kdgm.gov.tr/snetix/solutions/KDGM/resources/uploads/ files/kitabcik.pdf.

[34] Alevi Çalıştayı (2009) tam notları için bkz. http://www.farukcelik.com.tr/images/editor/1.pdf.

[35] “Demokratikleşme Paketi”.

[36] “Kobani’den Kaçanlar Sınıra Akın Etti”, Habertürk, 20 Eylül 2014, https://www.haberturk.com/dunya/haber/992197-kobaniden-kacanlar-sinira-akin-etti; “Kobanililer için Suruç’ta Çadır Kent”, Sputnik Türkiye, 26 Aralık 2014, https://tr.sputniknews.com/20141226/1013275555.html; “Kobani’den Kaçanlara Çadır Kent”, Onedio, 21 Eylül 2014, https://onedio.com/haber/kobani-den-kacanlara-cadirkent-371867.

[37] “6-7 Ekim Olayları’nın 7. Yılı”, Anadolu Ajansı, 4 Ekim 2021, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/6-7-ekim-olaylarinin-7-yili/2382298.

[38] HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde görece yüksek bir oy oranı ile Meclis’e girmesi, kimi toplumsal-siyasi kesimler için PKK’yı otomatik olarak marjinalleştirmeye yarayacak barışçıl ve çoğulcu bir siyasetin yaygınlaşması açısından bir fırsat olarak okundu. Ama sonuç öyle olmadı. Süreç boyunca HDP, barışçıl demokratik siyasetin kesin olarak gerektirdiği PKK ile kendisi arasında net bir ayrım yapmamış, hatta partinin eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere gerek Kobani sürecinde gerekse sonrasında çeşitli etkili aktörler tarafından şiddete başvurmaktan ve terör destekli oluşumlarla doğrudan temas kurmaktan kaçınmamıştır. Bu ise, demokratik siyaset için halen daha süregelen kırılgan ve çelişik bir durum oluşturmaktadır.

[39] AİHM’in devletin temel yükümlülüğüne ilişkin bir kararı: bkz. “AİHM’den Türkiye’ye Çifte Ceza”, Mynet, 3 Temmuz 2013, https://www.mynet.com/aihmden-turkiyeye-cifte-ceza-110100706867.

[40] İlk olarak Ocak 2015’te Milli Güvenlik Politika Belgesi’ne tehdit oluşturan bir unsur olarak Paralel Devlet Yapılanması’nın resmi adı Kırmızı Kitap’a girmiştir. Bkz. “Ve Paralel Yapı Kırmızı Kitapta,” Sabah, 2 Ocak 2015, https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/01/02/ve-paralel- yapi-kirmizi-kitapta; “Paralel Yapı’ya Çifte Kırmızı”, Hürriyet, 1 Mayıs 2015, http://www.hurriyet.com.tr/ paralel-yapi-ya-cifte-kirmizi-28885734.

[41] “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” ifadesi silahlı bir terörist örgüt olarak ilk defa 16 Haziran 2016’da Erzincan’da Ergenekon davasına bakan bir mahkemenin kararıyla tescil edilmiştir. Bkz. “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Olarak Tescillendi”, TRT Haber, 14 Temmuz 2016, http://www.trthaber.com/ haber/gundem/fetopdy-silahli-teror-orgutu-olarak-tescillendi-260962.html. Çok düşündürücü şekilde 15 Temmuz darbe girişiminden sadece bir ay önce (16 Haziran 2016), Türkiye’deki bir mahkeme FETÖ/PDY’nin silahlı bir terör örgütü olduğuna karar vermiştir. Bu durum, ülkedeki hukuk refleksinin yavaşlığı ve eksikliği anlamında ciddi sonuçlar ortaya koymaktadır. Elbette hukuk sisteminin yıllar içinde paralel yapının hâkimiyeti altında felç olduğu gerçeği bir tarafta durmaktadır.

[42] “20 Temmuz 2016 Tarih ve 2016/9064 Sayılı ‘Ülke Genelinde Olağanüstü Hâl İlânına Dair Bakanlar Kurulu Kararı’”, Resmî Gazete, 21 Temmuz 2016, No. 29777.

[43] Bir fikir elde etmek için örnek bir vaka olarak; Fransa’nın 13 Kasım 2015’te Paris’teki terör saldırısının ardından ilan ettiği Olağanüstü Hal 23 ay sürmüş ve şu sonuçlar üretmiştir: 4469 adres basılmış, 25000 kişi takibata alınmış, 19 ibadethane kapatılmış, 75 bölge güvenlik bölgesi ilan edilmiştir. Ayrıca, Olağanüstü Hâl’in getirdiği yetki ve kısıtlamalar yeni terörle mücadele kanununa dahil edilmiştir. Bu yeni düzenlemeye göre yargı mercilerinin birçok yetkisi valiliklere devredilmiş, Olağanüstü Hal uygulamaları arasında yer alan adres baskınları, aramalar, güvenlik bölgesi ilanları ve ev hapsi gibi çok sayıda güvenlik önlemi valiliklerin yetkisine verilmiştir. Valiliklere ayrıca camiler dahil ibadet yerlerini kapatma yetkisi verilmiştir. Terörü destekleyecek veya yaygınlaştıracak her türlü “yazı”, “konuşma”, “fikir ve teori” ibadet yerlerinin kapatılma sebebi sayılacaktır. Bkz. “Fransa OHAL Bilançosunu Açıkladı”, Anadolu Ajansı, 3 Kasım 2017, http://aa.com.tr/tr/turkiye/fransa-ohal-bilancosunu-acikladi/955991; “Fransa’da OHAL Kalktı”, Euronews, 1 Kasım 2017, http://tr.euronews.com/2017/11/01/ fransada-ohal-kalkti.

[44] 2015 yılında: 5 Haziran Diyarbakır, 20 Temmuz Şanlıurfa-Suruç, 10 Ekim Ankara. 2016 yılında: 12 Ocak İstanbul-Sultanahmet, 13 Ocak Diyarbakır-Çınar, 17 Şubat Ankara, 13 Mart Ankara-Kızılay, 19 Mart İstanbul-Taksim, 26 Nisan Bursa, 1 Mayıs Gaziantep, 12 Mayıs Diyarbakır-Sur, 7 Haziran İstanbul-Vezneciler , 8 Haziran Mardin-Midyat, 28 Haziran İstanbul-Atatürk Uluslararası Havalimanı, 10 Ağustos Diyarbakır-Sur, 10 Ağustos Mardin-Kızıltepe, 15 Ağustos Diyarbakır, 18 Ağustos Elazığ, 20 Ağustos Gaziantep-Şahinbey, 26 Ağustos Şırnak-Cizre, 9 Ekim Hakkari -Şemdinli, 4 Kasım Diyarbakır-Bağlar, 11 Kasım Mardin-Derik, 24 Kasım Adana, 10 Aralık İstanbul-Beşiktaş Vodafone Arena Stadyumu, 17 Aralık Kayseri, 31 Aralık İstanbul-Ortaköy Reina Gece Kulübü.

[45] “15 Temmuz’dan Sonraki Gözaltı ve Tutuklu Sayısı”, Vatan, 7 Temmuz 2017, http://www.gazetevatan.com/iste-15-temmuz-dan-sonraki-gozalti-ve-tutuklu-sayisi-10827 36-gundem/.

[46] “Sayılarla Kamuda FETÖ Mücadelesi”, Milliyet, 15 Temmuz 2017, http://www.milliyet.com.tr/sayilarla-kamuda-feto-mucadelesi–gundem-2485194/. İlk bir yılın rakamları bu şekilde iken, toplamda 2 yıl süren OHAL döneminde ise toplam 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edilmiştir. Bu süreçte yapılan işlemleri incelemek için ise Olağanüstü Hal işlemleri İnceleme Komisyonu kurulmuş; bugüne kadar komisyona 126 bin 783 başvuru yapılmış, 16 bin 60 başvuru kabul edilmiş, 104 bin 643 başvuru ise reddedilmiştir. Bkz. “Kamuda FETÖ Temizliği”, TRT Haber, 15 Temmuz 2022, https://www.trthaber.com/haber/gundem/kamuda-feto-temizligi-125-bin-678-personel-ihrac-edildi-694991.html.

[47] “MEB FETÖ Bilançosunu Açıkladı”, Timetürk, 7 Kasım 2017, https://www.timeturk.com/kac-kurum-kapatildi-meb-feto-bilancosunu-acikladi/haber-771638.

[48] Anayasa’nın 121. maddesine göre Olağanüstü Hâl mevzuatına ilişkin düzenlemeleri yapma yetkisi “Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu”na aittir. Ayrıca, 91. Maddede düzenlendiği şekliyle, olağan durumlarda TBMM tarafından KHK çıkarılması koşulu, olağanüstü hallerde aranmamaktadır. Bu durumda, 15 Temmuz’dan sonra çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin çıkarılmasında Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, bu KHK’lar yayınlanmadan önce 20 Temmuz 2016 tarihli ve 2016/9064 No.’lu karar ile Olağanüstü Hâl ilan etmiştir.

[49] Bu anlamda, Batılı medya ve politikacıların reflekslerinin gerçekten konuya dair ‘demokratik bir duyarlılığa’ mı yoksa önyargı ve kötü niyete dayalı bir algı manipülasyonuna mı dayandığı sorgulanacaktır. Konuyla ilgili ayrıntılı bir inceleme için bkz. İsmail Numan Telci, İbrahim Efe, Tuncay Kardaş, İsmail Çağlar (ed.), 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Batı Medyası, (Ankara: SETA ve Sakarya Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsü, 2017); Sabiha S. Gündoğar ve Ayşe Yırcalı, “Batı ‘Darbe’ Testini Geçemedi”, Al Jazeera Türk, 22 Temmuz 2016.

[50] Bu konu hakkında özellikle 11 Eylül sonrası ABD’de siyaset bilimi altında ayrı bir akademik alan olarak özgürlük-güvenlik dengesinin nasıl yeniden inşa edileceği akademik düzlemde tartışılmaktadır. Avrupa ise bunu, özellikle DAEŞ üzerinden kendisine yönelen bazı tehditler neticesinde akademik birimlerde ve üniversitelerde tartışmaktadır. Hâl böyle iken, FETÖ gibi çok farklı özelliklerle kendisini inşa ve tahkim edebilen bir kült örgüt ile siyasal mücadelenin söz konusu özgürlük-güvenlik dengesi üzerinden nasıl yürütülebileceği hususu oldukça girift ve zor olduğu gibi bundan sonra Türkiye’de akademik düzlemde çalışılması gereken öncelikli başlık olacaktır. Ancak Türkiye’de meseleye siyasal-ideolojik rezerv ve hesapların gölgesinden arınarak salt bu açıdan yaklaşabilmek ve gerçekten bu meseleye ilişkin toplumsal bir vasata ulaşabilmeyi sağlayacak derinlikli tartışmalar koyabilmek şimdiye kadar çok mümkün olamamıştır. Batı’da söz konusu meseleye ilişkin yapılan akademik tartışmalardan bazıları için bkz. Ron Wyden, Carol Guthrie, John Dickas and Alexander Perkins, “Law and Policy Efforts to Balance Security, Privacy and Civil Liberties in Post 9/11 America”, Stanford Law and Policy Review 17, (2006): 331-352; Christopher P. Banks, “Security and Freedom After September 11”, Public Integrity 13, sy. 1, (2010): 5-24; Didier Bigo, R. B. J. Walker and Sergio Carrera, Europe’s 21st Century Challenge: Delivering Liberty, (London: Routledge, 2016); Harold D. Lasswell, National Security and Individual Freedom, (London: McGraw Hill, 1950); Zsuzsa Ferge, “Freedom and Security”, International Review of Comparative Public Policy 7, sy.1, (1996): 19-41.

[51] Ergun Özbudun, “Turkey’s Search for a New Constitution”, Insight Turkey 14, sy. 1, (2012): 39-50.

Etiketler: