Abu Dabi (Birleşik Arap Emirlikleri) Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan (sağda) ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman bin Abdülaziz el-Suud (solda)

Abu Dabi (Birleşik Arap Emirlikleri) Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan (sağda) ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman bin Abdülaziz el-Suud (solda)

Körfez’in Kudüs Kararı

ABD ve İsrail liderlerinin Beyaz Saray'da tüm dünyaya ilan ettiği Kudüs'ü işgal planına Körfez ülkelerinin yaklaşımı konuyu yakından takip edenler için şaşırtıcı olmadı. Hem salonda hazır bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Umman'ın Washington büyükelçileri hem de duyuru sonrası Körfez başkentlerinden yükselen mesajlar hemen hemen birbirine paraleldi.

ABD ve İsrail liderlerinin Beyaz Saray’da tüm dünyaya ilan ettiği Kudüs’ü işgal planına Körfez ülkelerinin yaklaşımı konuyu yakından takip edenler için şaşırtıcı olmadı. Hem salonda hazır bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Umman’ın Washington büyükelçileri hem de duyuru sonrası Körfez başkentlerinden yükselen mesajlar hemen hemen birbirine paraleldi. Ama ile kurulan ve yumuşak geçiş siyaseti kokan bazı açıklamalar ise gücümüz anca buna yetiyor minvalindeydi. Körfez ülkeleri bu noktaya nasıl geldi? Neden Kudüs konusunda sesleri çıkmaz oldu? ve neden İsrail ile stratejik ortaklık kurdular? Bu soruların cevaplanması gerekiyor.

Elbette bu soruların içeriği her bir Körfez ülkesi için benzer değil. BAE’nin İsrail ile kurduğu stratejik iş birliği ile Bahreyn’inki bir değil. Ancak Körfez ülkelerinde İsrail ile yakınlaşma ve normalleşme sürecinin son dönemde bir hayli mesafe katettiği açıkça görülmektedir. BAE ve Suudi Arabistan’ın Körfez’deki güçleri bakımından İsrail ile normalleşmeye daha teşne aktörler olduğunu belirtmek gerekmektedir. İki ülkenin de tehdit tanımlamaları özellikle Arap isyanları sonrası iyice örtüştü. Zira önce sokak hareketlerinin bölgesel siyasal düzeni tehdit etmesi ve rejim problemleri ile karşılaşmaları belirleyici oldu. Sonrasında ise Başkan Obama’nın İran nükleer anlaşmasının önünü açması ve nihayetinde imzalaması Körfez ülkelerinin tehdit algısı seviyesini yükseltti.

Hatırlanacağı üzere Başkan Obama ile Körfez ülkeleri arasında gerilim ikili ilişkilerde tarihin en kötü dönemlerinden biri olarak gösterildi. Bununla birlikte bölgesel aktörlerin bölgede nüfuz alanlarını genişletme hamleleri ve bölgedeki terör örgütlerinin varlıkları Körfez için bir diğer güvenlik sorunu olarak ortaya çıktı. Tüm bu etkenler özellikle BAE ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenlik tehditlerine karşı benzer araç ve yöntemlerle mücadele etmelerini beraberinde getirdi. Özellikle Riyad’da taht mücadelesinde genç prense verilen destek, prensin iç politikadaki konumunu muhafaza etmesi dış politikada ödeyeceği bedellerin habercisiydi. Zira iç politikada hanedan dengesi dağıtıldı ve genç prens meşruiyetini dış aktörlerin verdiği güç ile devşirmeye başladı. Dolayısıyla İsrail ile yakınlaşmak ve bölgede iş birliği yapmak bazı Körfez ülkeleri için oldukça kıymetli hale geldi. Zira birçok ulusal güvenlik tehdidine karşı koymak ve ABD’de Trump gibi başkan varken sorunların istedikleri şekilde çözülmesi kendilerince daha makuldü.

Sonuçta ortaya şöyle bir tablo çıktı: ABD-İsrail bölgesel düzlemde Körfez ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak ve bir oldu-bitti ile Kudüs gibi kadim şehrin statüsünü cebren değiştirmeye yeltenecekler buna karşılık Körfez Arap ülkeleri ise verdikleri destek ile “Yüzyılın Anlaşması”nı meşrulaştırma vazifesi görecekler. Peki bu siyaseten Körfez için nasıl sonuçlar doğurur?

Birincisi, Suudi Arabistan ve BAE’nin rejim güvenliklerini bölgesel statükoya ve İsrail ile stratejik ortaklığa dayandırmaları Arap isyanları sonrasında yeni bir meşruiyet sorunu yaşamalarına muhtemelen neden olabilir. Bunun işareti olarak ise Suudi Arabistan içerisinde muhtemel bir hanedan kavgası yaşanması ve bunun diğer Körfez ülkelerini de etkileyen bir dalgaya neden olması muhtemeldir.

İkincisi ise Arap kimliği açısından Kudüs meselesine olan yaklaşım son derece merkezi bir konuma sahiptir. Rejim güvenliğini sağlamaya çalışırken Arap kimliğinin bu denli sarsıntıya uğraması bizatihi rejim güvenliğine yönelik bir tehdide dönüşebilir.

Son olarak Ortadoğu güç dengesinde İsrail’e bağlı güvenlik tercihi hem bölgede yalnızlaşma hem de İsrail tarafından bölgesel düzlemde karşısına çıkan ilk fırsatta terk edilmeyle sonuçlanabilir.

Körfez’in bugün gelinen nokta itibarıyla ABD-İsrail nezdinde gördüğü kabul uğruna sessiz kalması ne Filistin’in ne de Kudüs’ün kaderini değiştiremez. Kudüs müslümanların kırmızı çizgisidir ve kıymeti günlük çıkarların çok ötesindedir. Arap coğrafyası geçtiğimiz yüzyıl içerisinde ciddi krizlerle karşı karşıya gelmiştir. Ancak bugün Kudüs konusunda Körfez’in sergilediği tutum bölgenin belleğinde silinmeyecek bir hata olarak kayda geçmiştir.

[Sabah, 1 Şubat 2020]

Etiketler: