Coskun2_b

‘İyi İnsan’ı Test Skorları Belirlemiyor

Müslüman eğitim bilimci ve felsefeci Seyyid Muhammed Nakıb El-Attas “Eğitimin nihai amacı iyi bir insan yetiştirmektir” diyor. Peki amaç bu kadar açıkken yöntem nasıl olmalı?

Neden okul? isimli kitabında, ABD’nin ünlü eğitim bilimcilerinden Mike Rose kitabının başlığındaki soru ekseninde 21. yüzyılda modern eğitimin sosyal gerçekliklerimizi ne kadar karşıladığını sorgulamış ve eklemiştir: “Bizler eğitimin anlamını sadece ekonomik rekabetçiliğe indirgemiş durumdayız ve çocuklarımız da sanki ekonomik birer gösterge. İnsanın zekaını, mantığını ve keşif gücünü sadece test skorlarıyla yorumlar olduk.” Rose’un bu veryansını eğitime yönelik evrensel bir değerlendirme ve perspektif sunuyor bizlere. Pekala Türkiye için de aynı yorumu ya da değerlendirmeyi yapabiliriz. Büyüklerin kabul etmesi gereken husus Rose’un da ifade ettiği gibi çocuklarımızın sözüm ona yalnızca “homoekonomikus” olmadıklarıdır. Elbette eğitimin önemli bir kısmı ekonomi ile ilişkilidir ve tabii ki eğitimde istihdam sihirli sözcüktür ama halen “Neden eğitim?” sorusuna makul yanıtı verebilmiş durumda değiliz. Ya da bazen çok süslü felsefi yanıtlar versek de bunun tatbikatında iyi olduğumuz kanaati için çok erken bir dönemdeyiz. Ancak Türkiye açısından siyasal anlamda olduğu kadar sosyolojik manada da önemli gelişmelere gebe 2019’a giderken bu soruların cevaplarını doğru analizlerle vermek zorundayız.

EĞİTİMİN AMACI NEDİR?

Bu soruya farklı perspektiflerden yüzlerce cevap bulmamız mümkün. Nihai amacı ne, diye yeniden soralım. İyi bir iş sahibi olmak mı, iyi bir eve ve arabaya sahip olmak mı? İyi bir sosyal sınıfa mensup olmak mı? Tüm bu iyilerin arasından iyi bir insan çıkarabilir miyiz peki? Müslüman eğitim bilimci ve felsefeci Seyyid Muhammed Nakıb El-Attas “Eğitimin nihai amacı iyi bir insan yetiştirmektir” diyor ve devam ediyor: “Dünyada farklı ideolojilerle beslenen eğitim sistemlerinde ‘iyi bir vatandaş’ ya da ‘iyi bir işçi’ ideali, ‘iyi bir insan’ idealini gerektirmezken; ‘iyi bir insan’ hedefi zorunlu olarak ‘iyi bir vatandaş’ ve ‘iyi bir işçi’ ideallerini de bünyesinde barındırmaktadır.” Peki, amaç bu kadar açıkken yöntem nasıl olmalı? Yani eğitimle nihai olarak iyi insanları nasıl yetiştiririz? Bunun çoktan seçmeli sorularla başarılamayacağından artık eminiz, zannediyorum. Belki işe çocuklarımızı daha iyi tanıyarak başlayabiliriz. Burada kastım kör bir çocuk-merkezlilik değil. Yani Adana Gülbahçe’de annesi okuma yazma bilmeyen bir ilkokul öğrencisinin bir gününün nasıl geçtiği ve 1. sınıf sonrasında ne tür kazanımlar elde ettiği bizim için önemli olmalı. Gaziantep’te Nizip çadırkentinde yaşayan Suriyeli bir çocuğun gittiği Geçici Eğitim Merkezinde Türkçe öğrenirken nerede zorlandığı umrumuzda olmalı. Kayseri’de Yeniköy ilkokuluna giden bir kız öğrencinin okul dışında kalan zamanında kardeşlerine bakmak zorunda olduğu gerçekliğine gözümüzü kapatamayız. Bunu yaparken de Aamir Khan’ın filmlerinde gördüğümüz romantik idealist tavırlara girmemize gerek yok. Gerçekçiliği elden bırakmamak lazım. Eğitimde kendi özgünlüğümüzde yol almamız gerekiyor; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği millilik-yerlilik tam olarak buna tekabül ediyor. Bunu sağlamak için mevcut eğitim sistemimizle ilgili samimi bir muhasebeye girip, neler yapmalıyız sorusuna daha operasyonel yanıtlar bulmak durumundayız. 2019’u bu konuda milat kabul edebiliriz, ya da daha doğru bir ifade ile, etmeliyiz. Çünkü büyük bir yönetimsel değişimden geçeceğimiz bu dönemde toplumun değişim beklediği en önemli alanların başında eğitim geliyor. Peki nasıl yol almalıyız?

Telafi mekanizmaları

Sosyolog Zygmunt Bauman “Toplumu anlamak için, dünyaya toplumun en zayıf kesimlerinin gözüyle bakın” der. Bütün toplumsal kurumlara yönelik benzer bir tavır geliştirilebilir, eğitimde de pekala bunu önceleyerek hareket edebiliriz. Ancak bu şekilde eğitimde adaleti sağlamak için kararlı bir duruş sergilemiş oluruz. Daha somut anlatmak gerekirse, her ne kadar ulusal ve uluslararası göstergeler Türkiye’de eğitimde içermenin (inclusiveness), yani farklı ekonomik arka plandan gelen çocukların bir arada eğitim almasının, son yıllarda arttığını söylese de halen eğitimde adalet ve eşitlik konusunda arzu ettiğimiz düzeyde değiliz. Sosyolojik olarak en büyük avantajımız “Ceketimi satar çocuklarımı okuturum” motivasyonunun ailelerde bütün dezavantajlılıklarına rağmen var olmasıdır. Bu avantajı doğru stratejilerle çok daha işlevsel hale getirebiliriz. Bunu yapmak için öncelikle yerel farklılıklardan haberdar olmak ve çocuklarımıza temas etmek durumundayız. Örneğin son dönemlerdeki öğretmen atamalarında daha çok Doğu ve Güneydoğu illerinin önceleniyor olması oldukça anlamlı ve önümüzdeki dönemlerde meyvelerini verecek bir karar. Ancak politika yapıcıların dikkat etmesi gereken husus; eğitimde krizin küçük şehirlerden ziyade artık metropollerde yaşanıyor olmasıdır. Örneğin İstanbul, Türkiye’nin en elit okullarının bulunduğu şehir deyip geçmeyin, aslında eğitimde dezavantajlılığın en yüksek olduğu şehrimiz. İstanbul’un kendine özgü bir yönetim modeline, çözüm ve telafi mekanizmalarına ihtiyacı var. Bu örneklerden hareketle, eğitimde bir risk haritasına ve bunun ardından tasarlanacak telafi mekanizmalarına ihtiyacımız olduğu ortada. Eğitimde risk haritasında en korunmasız ve zayıf okullarımızın tespit edilmesi ve risk düzeylerinin belirlenerek yerinde çözümler sunulması gerekmektedir. Çözümler sadece çocukların temel akademik becerilerini artırmaya yönelik olmamalı, faaliyetler özellikle manevi psiko-sosyal desteklerle birlikte yürütülmelidir. Bu yıl ilk kez uygulanan Akademik Başarıların İncelenmesi ve Değerlendirilmesi Projesi (ABİDE) önemli bir girişimdi ancak halen sonuçları ile ilgili veriler paylaşılmadı. ABİDE ile eğitimde risk ya da dirençlilik haritası oluşturulabilir. Değerlendirmeye göre en kırılgan bölgeler, okullar tespit edilip bu okullara ya da bölgelere özel politikalar geliştirilebilir.

Türkiye’de olduğu gibi dünyada da eğitimde kaliteden söz edildiğinde ilk akla gelen grup öğretmenlerdir. Eğitimde kalitenin sıklıkla tartışıldığı bu dönemde Milli Eğitim Bakanlığı uzunca bir süredir beklenen Türkiye’nin öğretmen strateji belgesini yayınladı. Burada belgenin içeriğine girmeyeceğim; ama çok önemli bir adım olduğunu kabul etmek gerekir. Evet, eğitimin kalitesi öğretmenle yakından ilişkilidir, bu konuda ortaya konulan stratejiler çok önemlidir; ancak burada asıl belirleyici aktör okul yöneticileridir. İstediğiniz strateji ya da hedefi belirleyin, bu stratejilerin ilerleyebileceği menzil okul yöneticilerinin vizyonu kadardır. Halihazırda okul yöneticilerinin öğrencilerine, öğretmenlerine ve velilere ne denli liderlik yapabildiği okulların eğitim kalitesi ile doğrudan ilişkilidir. Geçtiğimiz sene Diyarbakır Bağlar’da ziyaret ettiğim bir imam hatip ortaokulunda, çevresel ve sosyo-ekonomik koşulların her türlü olumsuzluğuna rağmen vizyon sahibi bir okul müdürü sayesinde okulun nasıl bir ilerleme kaydettiğine şahit olmuştum. Okul müdürünün yönetim anlayışındaki en belirgin özellik öğretmenleri ile iyi bir ekip çalışması yürütüyor olmasıydı. Bağlar’dakine benzer örneklerin sayıları artırılabilir ama bu durumun kişisel inisiyatiften ziyade daha kurumsal yapıya sahip olması gerekmektedir. Yani Türkiye’de okul yöneticiliği çok daha uzmanlaşma gerektiren bir kadroya/statüye dönüştürülmelidir. Öncelikle iyi bir yönetici yetiştirme stratejisine sahip olmamız, sonrasında da farklı okulların farklı ihtiyaçlarına göre bu okul yöneticilerinin görevlendirilmesi ve yöneticilik icraatlarının izlenmesi, değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu süreçte denetimlerin daha etkili yapılabilmesi için de Milli Eğitimin mevcut izleme ve denetleme mekanizmasının yeniden yapılandırılması ihtiyacı söz konusudur. Birleşik Krallık’taki Ofsted’e benzer bir özerk denetleme sisteminin mevcut sistemden daha etkili olabileceğini ifade edebiliriz.

Milli eğitimin beyni olarak kurgulanıp zamanla işlevlerinin daha sınırlı hale geldiği Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının (TTKB) yeniden yapılanması ve görev tanımlarının altının iyi doldurulması bu süreçteki önemli adımlardan biri olacaktır. Halihazırdaki pozisyonu bir tür danışma merci şeklinde ilerlese de TTKB eğitimin içeriğinin oluşturulması ve buna yönelik yöntemler geliştirilmesi konusunda kurumsal kapasitesini artırması gereken ve özel ihtisas komisyonlarına ihtiyaç olan Milli Eğitimin en seçkin birimi olmalı. Tekrar Milli Eğitimin beyni işlevini görebilmesi için TTKB uzmanlıklarının ayrı tanımlanması, Talim ve Terbiye Kurulu üyelerinin hem yetkinlikleri hem de özlük haklarının daha saygın, seçkin hale getirilmesi gerekmektedir. İçerik oluşturmaya konusunda dinamik bir proje merkezine dönüşmesi gereken Başkanlık, uluslararası Erasmus+ projelerine benzer yerli projeleri de destekleyecek mekanizmalar geliştirerek eğitimde kalitede AR-GE kapasitesini artırıp güçlendirmelidir. Bakanlığın bir insan kaynağı rejimi olduğu gerçeğini kabul edip kurtarılmış bir alan olarak TTKB’de eğitimin kalitesine ve içeriğine dönük belirttiğim revizyonlara zaman kaybetmeden gidilmelidir.

Reddi mirasçılıktan kaçınmak

Öğretmenlerle yaptığım görüşmelerde mesleki anlamda en büyük yorgunluklarının bitmek tükenmek bilmeyen değişimlerle ilgili olduğunu söylüyorlar. Milli Eğitimin üst yönetiminde yaşanan herhangi bir değişiklikte, en büyük korku arkasından gelecek değişim dalgası. Geriye doğru baktığımızda öğretmenlerin bu korkularını besleyecek tecrübelerimiz olduğunu söyleyebiliriz. Elbette eğitim süreçlerini tıkanma noktasına getiren uygulamalarda değişikliklere gidilmek durumundadır. Ancak bunu yaparken istişare mekanizmaları üzerinden sağlam adımlar atılması ve reddi mirasçılıktan kaçınılması 2019’a doğru eğitimde bir gelenek oluşturulması açısından önemli hususlardır. Eğitimi günlük popülist siyasal söylemlere kurban etmeden önümüzdeki 50 yılın planlamasını yaparak ilerlemeliyiz. Ülke örneklerinde görüldüğü üzere hangi siyasal arka plandan gelirse gelsin yeni gelenler mütemadiyen seleflerinin politikalarını yürütme eğilimindedir. ABD’de Cumhuriyetçi George Bush yönetiminin getirdiği No Child Left Behind yasasını Demokrat Obama yönetimi devam ettirmiştir. Çünkü eğitimde istikrar esastır. Dolayısıyla siyasal konjonktür ne olursa olsun Hannah Arendt’in 1959’da dediği gibi günlük politik krizlerinizi çocuklarla çözemezsiniz. Çözmeye çalışırsanız da milyonlarca homoekonomikusun yeniden üretimini sağlamış olursunuz ama ‘iyi insan’ı kaybedersiniz. 2019’da görmek isteyeceğimiz son tablo bu olur.

[Star Açık Görüş,2 Temmuz 2017 ]

Etiketler: