Yunan askerlerinin orantısız müdahalesi sürüyor. Avrupa'ya geçmek isteyen düzensiz göçmenlerin Yunanistan sınırına geçişleri sürüyor. Kastanies Sınır Kapısı önüne jiletli telle barikat kuran Yunanistan güvenlik güçleri, barikatın arkasına da çok sayıda polis yığdı. Barikat önünde bekleyen düzensiz göçmenlere sık sık tazyikli su sıkan güvenlik güçleri, zaman zaman ses ve göz yaşartıcı bomba atmanın yanı sıra plastik mermiyle ateş açtı. Bu müdahaleler sırasında bazı göçmenler yaralandı en az iki göçmen öldürüldü. Bir göçmen açılan ateş sonucunda, bir göçmen çocuğu ise Yunan sahil güvenlik unsurlarının bir botu zorla alabora etmesi neticesinde boğularak öldü.

Yunan askerlerinin orantısız müdahalesi sürüyor. Avrupa'ya geçmek isteyen düzensiz göçmenlerin Yunanistan sınırına geçişleri sürüyor. Kastanies Sınır Kapısı önüne jiletli telle barikat kuran Yunanistan güvenlik güçleri, barikatın arkasına da çok sayıda polis yığdı. Barikat önünde bekleyen düzensiz göçmenlere sık sık tazyikli su sıkan güvenlik güçleri, zaman zaman ses ve göz yaşartıcı bomba atmanın yanı sıra plastik mermiyle ateş açtı. Bu müdahaleler sırasında bazı göçmenler yaralandı en az iki göçmen öldürüldü. Bir göçmen açılan ateş sonucunda, bir göçmen çocuğu ise Yunan sahil güvenlik unsurlarının bir botu zorla alabora etmesi neticesinde boğularak öldü.

İkiyüzlülük

'Koruma isteyen kadın ve çocuklara ateş açılıyor, botları açık denizlere itiliyor. Burası Nazilerden kaçan, mültecilere ateş açılan 1940’ların Avrupa’sı değil, MS St Louis ya da 1939’da 900 Yahudinin girişine izin verilmeyen ABD ve Kanada da değil. Burası 2020'nin Avrupa’sı'

2015 yılında 850 bine yakın mülteci, Avrupa’ya geçince Batı başkentlerinde, “kriz” alarmı verildi. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, 5 kez Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı.

Türkiye ile AB arasında Mart 2016’da mülteci anlaşması imzalandı. Avrupa rahatladı. 2017’de düzensiz göç 33 binlere kadar düşünce “kriz” unutuldu. Türkiye’ye verilen sözlere bahane üretme faslı başladı.

Nasıl olsa Türkiye mültecilere ev sahipliği yapıyordu. Sınırlarını büyük maliyetlere katlanarak denetim altına almıştı.

Anlaşmanın üzerinden bu kadar yıl geçmesine rağmen, ne verilen mali sözler tam anlamıyla tutuldu. Ne de vize serbestisi ve diğer üyelik müzakereleri başlıklarında ilerleme için adım atıldı.

Türkiye, vize serbestîsi ve üyelik müzakerelerinde yeni bir başlığın açılması konusunu, en azından mülteciler meselesi üzerinden, büyük bir sorun etmedi. Ama doğrudan mültecilerle ilgili “külfet paylaşımı”na ilişkin verilen sözleri, muhataplarına sürekli hatırlattı.

Avrupa ülkeleri ise, “külfet paylaşımı” sorumluluğu kendilerine her hatırlatıldığında, bahane üretme yolunu seçtiler. O kadar çok bürokratik engel çıkarıldı ki, şu ana kadar verilen sözlerin yarısı ancak tutuldu.

Bahane ise, Türkiye’nin mültecilerle ilgili “projelerde” yavaş ilerlemesi…

4 milyon mülteciyi yıllardır sorunsuz bir şekilde barındıran bir ülkeye, “projeler” hayata geçirildikçe mali yardım konusunda verilen sözlerin yerine getirildiğini söylemek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Neymiş, mevzuat bunu gerektiriyormuş.

Türkiye’nin mevzuatı da demek ki kapıların açılmasına izin veriyor.

İdlib krizinden sonra, Türkiye yeni bir mülteci akını ile karşılaşınca, gitmek isteyenlere engel olamayacağını açıkladı.

Son rakamlara göre, kapıların açılmasından bu yana 140 bine yakın göçmen Türkiye sınırından çıkmış durumda.

Avrupa ülkelerinin desteği ile Yunanistan mültecileri tüm dünyanın gözü önünde silahla öldürmeye başladı. Ege Denizi’ni kullanan mültecilerin botları patlatılarak ya da motorları çalışılmaz hâle getirilerek çocuk, kadın, yaşlı demeden insanlar ölüme terkediliyor.

Avrupa ülkeleri, 1951 Mülteciler Sözleşmesini imzalamalarına rağmen, uluslararası hukukun gerektirdiği şartları yerine getirmekten kaçınıyorlar.

Türkiye’ye gelince “müktesebatı” çok önemseyen, sürekli uluslararası hukuku hatırlatan, her söze başladığında AB mevzuatından bahseden Avrupalı devlet adamları, sıra kendilerine gelince, nedense insan haklarını, mülteci hukukunu bir anda unutuveriyorlar.

Kuşkusuz, Batı’da yaşayan insanların ve yöneticilerin hepsini aynı kefeye koyamayız. Örneğin Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Agnes Callamard, Yunan güvenlik güçlerinin Avrupa’ya geçmek isteyen mültecilere müdahalesini, Batı’nın kendi yüzüne de ayna tutarak, yakıcı bir biçimde ve ağır sözlerle şu şekilde eleştirdi:

“Koruma isteyen kadın ve çocuklara ateş açılıyor, botları açık denizlere itiliyor. Burası Nazilerden kaçan, mültecilere ateş açılan 1940’ların Avrupa’sı değil, MS St Louis ya da 1939’da 900 Yahudinin girişine izin verilmeyen ABD ve Kanada da değil. Burası 2020’nin Avrupa’sı”

Herhâlde mültecilere, son günlerde reva görülen muamele bundan daha iyi anlatılamazdı.

AB ülkeleri, Türkiye’nin kapıları açmasının ardından ne yapacaklarını tam kestiremiyorlar. Panik hâlindeler. Bu panik havası Avrupa medyasına da yansımış durumda.

Gazete manşetlerinde , “AB’nin varlığı için bir tehdit”, “Kaçırılan fırsatların bedeli”, “Ortak cephe şart”, “AB elindeki zamanı kötü kullandı”, “Propaganda, sığınmacı korkusunu körüklüyor” ve “Kazanan kaos olmamalı” gibi, öz eleştiride de içeren, ifadeler yer alıyor.

Avrupa, mülteci meselesinde öncelikle gerçeklerle yüzleşmeli. “Türkiye bize şantaj yapıyor” argümanı ile bu soruna çözüm bulunamaz. İkiyüzlü politikalara da Türkiye artık tahammül edemiyor.

Avrupa, Suriye iç savaşının ve bunun bir sonucu olan mülteci meselesinin sadece Türkiye’nin sorunu olmadığını sahici bir biçimde kabul etmeli. Ardından da sahici bir çözüm bulma niyeti ve rasyonel bir çerçeveden soruna yaklaşmalı.

[Türkiye, 5 Mart 2020]

Etiketler: