Ersoy Sevinç - Anadolu Ajansı

Ersoy Sevinç - Anadolu Ajansı

Ekonomik Kriz Tartışmalarına Karşı Yeni Büyüme Hikayesi

Türkiye ekonomisinin uzun vadeli dönüşümüne serinkanlılıkla bakabildiğimizde, güçlü finansal düzenleme yapısı, bankacılık sistemi ve mali disiplin uygulamasının makroekonomik krizlere karşı güçlü bir koruma oluşturduğunu görebiliriz.

2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’nin ortaya koyduğu başarılı dönüşüm hikâyesinin hiç kuşkusuz en önemli unsurlarından biri ekonomi alanında ortaya konan sürdürülebilir ve dengeli büyüme performansıydı. 2003-2008 döneminde yüzde 6’lara ulaşan bir büyüme ve gözle görülür refah artışı üreten ekonomik yönetişim modeli daha çok mali disiplin, sıkı para politikası, yüksek montanlı dış sermaye ve doğrudan yatırım akışları ve iç tüketim odaklıydı. Temel hatları Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile çizilen bu büyüme modelini devralan AK Parti hükümetleri, mali disiplinden taviz vermeden piyasayı canlandırma önlemleri alıp sosyal politika tarafını genişleterek sürdürülebilir bir büyüme patikası yakalamayı başardı. Dünya ekonomisinde likidite bolluğu yaşanan bu dönemde Türkiye’nin parmak ısırtan ekonomik performansı AK Parti’nin siyasi başarısının da en önemli saç ayaklarından biri haline geldi; öyle ki, ekonomik başarı muhalefet tarafından da neredeyse bir veri olarak kabul edilip siyasal tartışmaların nesnesi olmaktan uzunca bir dönem düştü.

Küresel ekonomik kriz sürecinde Türkiye ekonomisi ilk defa bir daralma ile yüz yüze gelse de, güçlü yönetişim mimarisi ve koordine kurumsal tepkiler ile ilk şok oldukça çabuk atlatıldı. 2009’daki geçici daralmanın ardından 27 çeyrek devam edecek bir sürdürülebilir pozitif büyüme ivmesi yakalandı. Krizden çıkış performansı itibarıyla Türkiye, Çin’den sonra dünyada en yüksek performans gösteren ekonomiler arasında yer aldı. Ancak 2010 ve 2011 yıllarında kriz döneminin baz etkisinin de etkisiyle yüksek seyreden büyüme, sonrasında dinamizm kaybı yaşamaya başladı. Büyüme modelinde iç tasarrufları artıran, cari açık problemini kontrol altına alan, enerji maliyetlerini düşüren, üretim ve istihdam üzerindeki vergi yüklerini azaltan, imalat sanayini, Ar-Ge, bilgi ve teknoloji politikalarını, tarımda modernizasyonu ve ihracatı özendiren bir yapısal değişim bu dönemde bir türlü yapılamadı. Sadece finansal yönetişim ve içeriye sermaye akışlarını özendiren bir yapıda hizmet ve inşaat sektörlerine yüklenip kamunun altyapı yatırımları üzerinden korunmaya çalışılan büyüme ivmesinin zaman içinde düşmesi kaçınılmazdı.

YENİ YAPISAL RİSKLER

Ekonomide büyüme modeli tartışmalarının hükümet üyeleri ve AK Parti’nin ekonomi kurmayları arasında da başladığı 2011 yılından sonra Gezi olayları, 17-25 Aralık hadiseleri, ardışık genel-yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, 15 Temmuz darbe girişimi gibi siyasi-sosyal gelişmelerle içeride PKK, DEAŞ terörü ve Suriye’de yaşanan iç savaşın güvenlik yansımaları, yeni yapısal riskler ortaya çıkardı. Bu bağlamda 2013 yılının ortalarında tarihi düşük seviyelere inen faiz oranları Gezi Olayları’nın patlak vermesiyle 5.5 puan birden artınca ekonomideki tartışma yapısal meseleler yerine yeniden kısır finansal “gaz ve fren” tartışmalarına kilitlendi. Dünya ekonomisinde küresel krizden sonra bir türlü toparlanamayan büyüme ivmesi yavaş yavaş duraklamaya doğru evrilir ve küresel talep düşerken, Türkiye’deki ekonomik büyüme hızı da yüzde 5-6’lardan yüzde 3’lere doğru bir düşüş eğilimine girdi.

2016’ya geldiğimizde küresel ticaretteki zayıflama, 15 Temmuz başarısız darbe girişimi ve bölgemizdeki çatışmalardan kaynaklanan ciddi jeopolitik risklerin gölgesinde yılın ilk yarısında kayda değer bir büyüme performansı gösteren Türkiye ekonomisi, darbe girişiminin gerçekleştiği üçüncü çeyrekte kısmi bir daralma kaydetti. Diğer bir deyişle küresel krizin anaforunda dünya ile birlikte daraldığımız 2009’dan bu yana 27 çeyrek devam eden pozitif büyüme başarısından sonra ilk defa 2016’nın üçüncü çeyreğinde 1.8 puanlık bir daralma yaşadık. Ancak 15 Temmuz sürecinde bir ülkenin yaşayabileceği en büyük siyasi krizlerden birisiyle karşı karşıya kalınmasına rağmen yaşanan travma bir ekonomik krize dönüşmeden başarıyla atlatıldı ki burada ekonomi yönetiminin başarısını teslim etmek gerekiyor. Bertaraf edilen başarısız darbe girişimi sonrasında aktif bir kriz yönetimi performansı sergilendi; ekonomik aktivitede canlılığın devamlılığı için önemli adımlar atıldı; artarda açıklanan destek paketleriyle piyasalara güven verirken kamu yatırımları önemli oranda artırıldı; pozitif ortamın istikrarı sağlandı.

Dış ticaret açısından baktığımızda ise, Kasım 2015’de Rusya ile yaşanan uçak düşürme krizi sonrası Türkiye ekonomisi, turizm ve tarım ürünleri başta olmak üzere Rusya’ya ihracat ettiği ürünlere uygulanan ambargodan dolayı ciddi dış talep sıkıntılarına maruz kaldı. Petrol fiyatlarındaki düşüş Ortadoğu pazarlarından gelen talebi zayıflatırken Haziran ayında İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı “Brexit”sonrası süreçte yaşanan belirsizlikler ve Avrupa’nın geleceğine yönelik endişeler artış gösterdi. Avrupa Birliği’nin kendi içinde yaşanan ekonomik durgunluk ve İtalya gibi ülkelerdeki bankacılık sektörü problemleri ile muhtemel çıkış tartışmalarının tetiklediği belirsizlik de küresel piyasalara endişe olarak taşındı. Faiz artırım sürecine gireceğine dair sinyaller veren Amerikan Merkez Bankası (FED) küresel piyasalar üzerindeki tedirgin edici etkisini sürdürürken, 14 Aralık’ta verdiği 25 baz puanlık faiz kararına dair beklentiler, gelişmekte olan piyasalara ve para birimlerine yönelik negatif algının devamına yol açtı. ABD Başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın seçilmesi sonrasında küresel piyasalarda baş gösteren panik ve belirsizlik ile FED kararına dair oluşturulan abartılı beklentiler, doların gelişmiş ve gelişmekte olan para birimlerine karşı hızla değer kazanmasına yol açtı. Dolar; Yen ve Euro karşısında yükselişe geçmekle birlikte en fazla gelişmekte olan ülke para birimlerine karşı değer kazandı. Türk Lirası (TL) da dünyadaki bu genel trend içerisinde görece değer kaybetti ve USD/TL kuru 3,60 seviyesine yaklaşarak tarihi zirveleri gördü. Ancak içeride yapay döviz talebi yaratılmasına dayanan spekülatif işlemlere karşı Sayın Cumhurbaşkanı’nın başını çektiği dolar bozdurma kampanyası etkili oldu ve gerek kamu kurumları gerekse hane halkı tarafından yüksek montanlı Dolar satışları yapılması sonucu kur düzeylerinde tekrar aşağı yönlü bir hareket görülmesi sağlandı.

KRİZ KAPIDA MI?

Ancak Türk Lirası’nın diğer gelişmekte olan para birimlerinden Kasım-Aralık 2016 sürecinde yüzde 10 dolayında değer kaybetmesi ve gelişmekte olan ülke para birimlerinden görece negatif ayrışması beraberinde yine de ciddi bir tartışmayı getirdi. Uzunca süre teknik ve uzmanlık gerektiren bir alan olarak görülüp gündelik siyasi tartışmaların dışında kalan ekonomi alanı, döviz kurlarında yaşanan oynaklık üzerinden üretilen kriz senaryolarının ve sert siyasi polemiklerin başlıca unsurlardan biri haline geldi. Peki, döviz kurlarında yaşanan ani yükselişler ve ilk defa negatif büyüme yaşanması AK Parti hükümetlerinin önemli seçim zaferleri kazanmasında en önemli rolü oynayan faktörlerden biri olan Türkiye ekonomisindeki güçlü büyüme döneminin sonuna geldiğimizi mi gösteriyor? Uzun zamandır sözü edilen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen  “yeni ekonomik büyüme hikâyesi” artık mümkün değil mi? Ya da doğrudan soralım, milletçe bir ekonomik krize doğru mu gidiyoruz?

Bu sorulara objektif ve dengeli cevaplar verebilmek için önce dar siyasi mülahazalardan sıyrılıp Türkiye ekonomisinin uzun vadeli dönüşümüne serinkanlılıkla bakabilmeliyiz. Bunu yapabildiğimizde öncelikle son yıllarda oluşturulan güçlü finansal düzenleme yapısı, bankacılık sistemi ve mali disiplin uygulamasının geçmişte gördüğümüz türden makroekonomik krizlere karşı çok güçlü bir koruma altyapısı oluşturduğunu görebiliriz. Ve özetle “Hayır, Türkiye bir ekonomik krize doğru yol almıyor” diyebiliriz. Muhtemelen 2017 yılının ikinci çeyreğinden itibaren Trump sonrası ABD ve dünya ekonomisi ile ilgili resim biraz daha netleşecek; Türkiye’ye sermaye akımları giderek hızlanacak; Başbakan Binali Yıldırım’ın açıkladığı EKK kararları doğrultusunda reel ekonomiye ucuz kredi akışı sağlanacak; cumhurbaşkanlığı sistemi üzerine referandum yapılmış olacak ve TL üzerinde oluşan baskı giderek düşecek. Özetle ekonomi üzerindeki konjonktürel baskıyı ve döviz kurlarındaki oynaklıktan kaynaklanan riskleri bir ölçüde atlatmış olacağız. Ancak yine de, yukarıda bahsettiğimiz ulusal tasarruflara dayalı, sanayi-teknoloji politikaları ile yüksek katma değerli üretimi, reel ekonomiyi, tarımda modernizasyonu ve ihracatı hedef alan yeni büyüme hikâyesine geçmiş olmayacağız. O yüzden, Türkiye’nin uzun vadede sürdürülebilir ve kapsayıcı bir ekonomik modele geçebilmesi adına önümüzdeki dönemde cumhurbaşkanlığı sistemi ile ilgili siyasi tartışmalara koşut olarak ekonomideki yeni büyüme hikâyesinin içeriğini de hep birlikte masaya yatırmak durumundayız.

[Star Açık Görüş, 18 Aralık 2016]

Etiketler: