Brexit

Brexit Sürecinde Kritik Aşama

Brexit’e dair Londra’nın önünde iki alternatif var. Ya AB ile yürütülen müzakerelerin bir anlaşmaya varılmadan öngörülen tarihte sona erdirilmesi ya da müzakerelerin oldukça yavaş seyretmesinden ötürü bitiş tarihinin 1,5-2 sene daha uzatılması.

Londra ile Brüksel arasında 29 Mart 2017 tarihinde başlayan müzakerelerin 29 Mart 2019 tarihinde tamamlanması ve devamında 21 ay içerisinde geçiş sürecinin tamamlanması yönünde uzlaşı sağlanmıştı. Ancak geçen süre zarfında Brexit sonrasında Birleşik Krallık’taki AB vatandaşlarının ve AB ülkelerindeki Birleşik Krallık vatandaşlarının hukuki durumu, İrlanda-Kuzey İrlanda sınırı ve ekonomik ilişkilerin nasıl bir zemine oturtulacağı gibi kilit konularda net bir sonuca varılamadı.

Şu ana kadar gelinen süreç itibarıyla, Theresa May hükümeti tarafından Brexit sonrasında AB ile inşa edilecek yeni ilişki biçimiyle ilgili olarak 12 Temmuz 2018 tarihinde açıklanan Chequers Planı, temelde Londra’nın AB ve üye ülkelerle birçok alanda iş birliğini devam ettirmeyi öngörüyor. Hükümetin “uygulanabilir ve prensipli” olarak nitelendirdiği bu plan, özünde bir taraftan malların serbest dolaşımı konusunda ilişkileri korumayı, diğer taraftan hizmet ve kişilerin serbest dolaşımına sınırlamalar getirmeyi hedefliyor. Bir yumuşak Brexit (soft-Brexit) formülü olarak tasarlanan ve daha çok tek taraflı kazanca odaklanan plan, “Backstop” adı verilen düzenlemeyle tarafların nihai anlaşmaya varamaması halinde AB üyesi İrlanda ve Birleşik Krallık’ın parçası Kuzey İrlanda arasındaki mevcut sınır uygulamalarının devam etmesine ve Kuzey İrlanda’nın AB ekonomik alanında kalmasına kapı araladı. Ancak 20 Eylül 2018 tarihinde Salzburg’da yapılan AB Zirvesinde Konsey Başkanı Donald Tusk, AB iç pazarının korunması gerekliliğinden ötürü bu plana destek vermediklerini açıkladı. 17-18 Ekim tarihleri arasında düzenlenen AB Zirvesinde Başbakan May, bu planı tekrar gündeme getirip AB liderlerini ikna etmeye çalışmışsa da başarılı olamadı.

Diğer taraftan, Brexit süreci 29 Mart 2019 tarihine kadar tamamlansa bile bundan sonrası için Londra’nın önünde zorlu bir süreç var. Öncelikle AB üyeliğinin sona ermesiyle birlikte Londra’nın İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu ile karşı karşıya kalma riski bulunuyor. Hatırlanacağı üzere 18 Eylül 2014 tarihinde İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması için düzenlenen referandumda halkın yarıdan fazlasının kalma yönünde oy kullanması nedeniyle bağımsızlık talebi başarısız olmuştu. Ancak İskoçya Bölgesel Yönetimi Başbakanı ve SNP lideri Nicola Sturgeon, Brexit’te İskoçların payının bulunmadığını hatırlatarak İrlanda-Kuzey İrlanda sınırı için sunulan “Backstop” önerisinin İskoçya için de geçerli olması gerektiğini savunuyor ve bunun olmaması halinde yeni bir bağımsızlık referandumu tehdidinde bulunuyor. Bu noktada İskoçların yüzde 55’inin 2014 yılındaki referandumda Birleşik Krallık içerisinde ve yüzde 62’sinin 2016 yılındaki referandumda AB içerisinde kalınmasından yana tercihte bulunmasının merkezinde AB üyeliğini destekleyici toplumsal iradenin varlığı unutulmamalı. Ayrıca, Kuzey İrlandalıların da yüzde 56’sının 2016 referandumunda AB içinde kalınmasından yana tavır göstermesi, İskoçya’da olduğu gibi burada da ayrılık tartışmalarını alevlendirebilecek potansiyel taşıyor. Bu noktada irredentist politikalara karşı merkezi hükümetin yanında yer alan Kuzey İrlanda merkezli Demokratik Birlik Partisi’nin (DUP) tavrı, kritik önem arz ediyor. Zira 2017 erken genel seçimlerinde Muhafazakarlara dışarıdan destek vererek parlamentoda bir azınlık hükümeti kurulmasını sağlayan DUP, Brexit sonrası dönemde Kuzey İrlanda ekonomisini olumsuz etkileyebilecek bir karara karşı şimdiden cephe almış durumda. Nitekim DUP yetkilileri, 17-18 Ekim tarihli AB Zirvesinde Kuzey İrlanda ekonomisini olumsuz etkileyecek bir kararın alınması halinde, ay sonundaki bütçe görüşmelerinde ret oyu vereceklerini açıkladılar. Brexit görüşmelerine bu yönüyle bakıldığında May Hükümeti için iç ve dış politika arasındaki dengenin korunması adına çok daha zorlu bir süreç bulunmaktadır.

Brexit süreci kötü yönetiliyor

Brexit sonrasında Londra’nın karşı karşıya olduğu bir diğer önemli risk kısa vadede yaşanacak olan ekonomik hasar. Brexit’in oylanmasını takip eden süre zarfında ülkenin toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan finans sektöründe yaşanan istihdam kaybı, Avrupalı bankaların Londra’daki varlıklarını azaltması, geçen iki senede ekonomik büyümenin beklentilerin altında kalması ve ulusal para birimi sterlinde görülen sert değer kayıpları Londra’yı endişelendiren konular arasında yer almaktadır. Buna ek olarak 44 yıllık AB üyeliği boyunca Birleşik Krallık’ın payına düşen fakat özel üyelik statüsü nedeniyle yapmadığı ödemeler için Brüksel’in yaklaşık 60 milyar avro fatura çıkarması, Londra’nın önündeki en önemli problem olarak duruyor. Haliyle Brexit sonrası dönem için hükümet her ne kadar önlem almaya çalışsa da bu karamsar tablonun bir süre daha devam edeceği ve bunun bir sonucu olarak dünyanın en büyük beşinci ekonomisi olan Birleşik Krallık’ın sıralamada kademe kademe geriye düşeceği öngörülüyor.

Brexit’in partiler bazında iç siyasette yaratacağı etkilere bakıldığında ise öncelikle 2015 yılından beri tek başına görevde olan Muhafazakar Parti’nin Brexit sürecini başarılı şekilde tamamlayamaması halinde iktidarı kaybetme riski bulunuyor. Zira Brexit’in gündeme getirilmesi, şekillendirilmesi ve yönetilmesi Muhafazakar Parti dönemlerinde olduğu için günün sonunda halkın sorumlu tutacağı merci de yine iktidar partisi olacak. Nitekim 2017 erken seçimlerinde Muhafazakarların 13 koltuk kaybedip azınlık hükümeti kurmak zorunda kalması 2022’ye dair ilk sinyaller olarak yorumlanabilir. Ayrıca, yakın zamanda yayımlanan bir ankette halkın yüzde 78’inin hükümetin Brexit sürecini kötü yönettiğine dair geniş bir mutabakatın var olduğu ortaya çıkmıştır. Bu somut verilerden hareketle Theresa May liderliğindeki hükümetin, Brexit sürecini başarılı şekilde tamamlayamaması durumunda Muhafazakar Parti’nin İşçi Partisi karşısında 2022 genel seçimlerine büyük bir dezavantaj ile gireceği aşikâr.

Brexit’in meşruiyeti tartışmaları

2016 yılındaki referandumda Evet ve Hayır oyları arasında sadece dört puanlık bir farkın bulunması, yüzde 48 gibi önemli bir kesimin tercihinin göz ardı edildiğine ve bu durumun bir meşruiyet sorununa neden olduğuna yönelik bir tartışma da başlattı. Nitekim bu tartışma ekseninde 2018 yılında ulusal ve yerel araştırma kuruluşları tarafından yapılan birçok ankette ikinci bir referanduma yönelik azımsanamayacak düzeyde toplumsal bir iradenin var olduğu ortaya çıktı. Buna rağmen Başbakan May, kendisinin referandum sürecinde AB’de kalınması yönünde fikir beyan etmesine rağmen halkın kararına saygı duyulması gerektiğine vurgu yaparak yeni referanduma kapıları kapattı. Ancak Brexit’in mimarı olarak kabul edilen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) eski lideri Nigel Farage’ın 2018 yılının ilk günlerinde Brexit ile ilgili olarak herhangi bir şüphenin kalmaması için ikinci bir referandum olması gerektiğine yönelik açıklama yapması kafaları daha fazla karıştırdı. Buna ilaveten 20 Ekim 2018 tarihinde başkent Londra’da 700 bine yakın kişinin Brexit karşıtı yürüyüş yapması, ikinci bir referanduma yönelik azımsamayacak toplumsal talebi bir kez daha ortaya çıkardı.

Brexit’e dair bundan sonrası için Londra’nın önünde iki alternatif bulunuyor. Bunlar arasında AB ile yürütülen müzakerelerin herhangi bir anlaşmaya varılmadan ön görülen tarihte sona erdirilmesi ya da müzakerelerin oldukça yavaş seyretmesinden ötürü müzakere bitiş tarihinin 29 Mart 2019 tarihi yerine 1,5-2 sene daha uzatılması yer alıyor. May hükümeti ilk günden beri birinci alternatifi AB’ye karşı bir kart olarak kullansa da Brüksel’in serbest ticaret anlaşmasını imzalamamasının Birleşik Krallık ekonomisi üzerinde meydana getireceği olumsuz etkinin giderek belirginleşmesi ve Brüksel’in yakın zamanda “anlaşmasız Brexit” ihtimali üzerinde çalışmaya başlaması Londra’yı iyice köşeye sıkıştırıyor. Bu durumda müzakere masasındaki uzlaşılamayan konuların çokluğundan ötürü Londra için ikinci alternatif daha rasyonel görünüyor.

Brexit sürecindeki belirsizlik atmosferi ve bu ayrılığın önümüzdeki süreçte ortaya çıkaracağı etkiler göz önüne alındığında Avrupa siyaseti açısından önemli bir ders de bulunuyor. Buna göre son dönemde birçok Avrupa ülkesinde siyasetçilerin kendi iktidarlarını devam ettirebilmek için aşırı sağ söylemlerden ve konjonktürel gelişmelerden etkilenerek attıkları adımların beraberinde getireceği ağır sonuçların tahlil edilmesi adına Brexit somut bir örnek teşkil etmektedir.

[AA, 23 Ekim 2018]

Etiketler: