Turkey's Foreign Minister Mevlut Cavusoglu (R) and Netherlands Foreign Minister Bert Koenders speak during a joint press conference at the Foreign Ministry's residence in Ankara on August 29, 2016. 
Turkey on August 29 said it would continue targeting a Syrian Kurdish militia in Syria if it failed to fulfil promises to retreat east of the Euphrates River, accusing the group of ethnic cleansing. / AFP PHOTO / ADEM ALTAN

Turkey's Foreign Minister Mevlut Cavusoglu (R) and Netherlands Foreign Minister Bert Koenders speak during a joint press conference at the Foreign Ministry's residence in Ankara on August 29, 2016. Turkey on August 29 said it would continue targeting a Syrian Kurdish militia in Syria if it failed to fulfil promises to retreat east of the Euphrates River, accusing the group of ethnic cleansing. / AFP PHOTO / ADEM ALTAN

15 Temmuz Sonrası Türkiye-AB İlişkilerinin Geleceği

Artık ilerleme raporlarının, bir “karne” hüviyetinden ziyade Türkiye’deki sivil iradenin ve demokrasinin üstünlüğünü sağlama adına tavsiye niteliğinde bir metin olması gerekmektedir.

15 Temmuz gecesinde Türkiye, büyük bir badire atlattı. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisine yerleşmiş bir grup Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu askerin demokratik düzeni alt edip, yeni bir siyasal ve toplumsal düzen kurma hedefiyle başlattığı darbe girişimi; toplumun, siyasi liderlerin, darbe karşıtı emniyet güçlerinin ve medyanın topyekûn darbe karşısında durması ile bertaraf edilebildi. İstiklal Savaşı sonrasında devletimizin bekâsına ve toplumsal barışımıza yönelmiş olan en ciddi tehdit olan FETÖ ile mücadelemizde ne yazık ki Batı’dan yeterli siyasi desteği göremedik. Özellikle uzun süredir üyelik müzakereleri yürüttüğümüz ve her seferinde bize demokrasinin ve sivil iradenin önemini hatırlatan Avrupa Birliği’nden (AB) somut bir destek gelmedi. Hâlihazırda, bir süredir durağan seyreden ikili ilişkiler, AB’nin darbe girişimi sonrasındaki tutumuyla tam anlamıyla bir çıkmaza girdi.

15 Temmuz’da Türkiye’ye ilk destek açıklaması yapan ülkenin Rusya olması ve AB liderlerinin ancak darbe girişiminin başarısızlığa evrildiği saatlerde konuyla ilgili içeriği zayıf mesajlarla sivil iradeden yana tavır göstermeleri, Türk kamuoyu için yeterli olmadı. Bu kapsamda AB liderlerinin darbe girişiminden günler sonra konuyla ilgili olarak yaptıkları “kapsamlı” açıklamalara bakmak gerekmektedir. AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, “OHAL kararının alınmasının ardından çok sayıda gazetecinin gözaltına alınmasını ve medya kuruluşları hakkında kapatma kararı verilmesini kaygı verici” olarak nitelendirmiş; “hakkında suçlama bulunanların adil yargılanmasını” istemiş ve “Türk yetkilileri hukuk devleti, insan hakları ve temel hak ve özgürlükleri titizlikle dikkate almaya” çağırmıştır. AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker ise “Türkiye’de idam cezasının geri gelmesi hâlinde AB üyelik sürecinin duracağını” açıklamıştır. Son olarak, AB Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Mogherini’nin ve Junker’ın açıklamalarını harmanlayarak şunları ifade etmiştir: “Türkiye son aylardaki baskıcı önlemler ve aktüel gelişmeler yüzünden üyelik perspektifini bozdu. Eğer idam cezası geri gelirse üyelik sürecinin sonu olur. İdam cezasının kaldırılması tam üyelik için bir şarttı. Ankara, Avrupa perspektifini tutmak istiyorsa politik dönüşüm yapmak zorunda…”

KÖTÜMSER HAVA

Bu açıklamalar incelendiğinde “idam cezası geri gelirse Türkiye AB üyesi olamaz”, “tutuklu sayısının giderek artması önemli bir insan hakları ihlâlidir”, “Türkiye bu süreçte baskıcı önlemler almıştır” gibi pejoratif temaların ön plana çıktığı görülmektedir. Ancak, açıklamalarda darbe girişimi gibi AB’nin en temel değerlerine ters düşen bir sürecin neden yaşandığı, kimler tarafından yapıldığı ve böyle bir sürecin bir daha yaşanmaması için atılması gereken adımlara dair bir tavsiye yer almamıştır. Hükümetin darbe girişimi sonrasında FETÖ mensuplarına karşı yürüttüğü operasyonları ve halktan gelen anlık talepleri odağına alan AB’nin bu tavrı, tabii olarak Türk kamuoyunda eleştiri konusu olmuştur.

Peki, bundan sonra Türkiye-AB ilişkilerini nasıl bir gelecek bekliyor?

Hâlihazırda, ikili ilişkilerin seyri ile ilgili en önemli konu “Geri Kabul Anlaşması ve Vize Muafiyeti” ile ilgilidir. Bilindiği gibi Aralık 2013’te Türkiye ve AB arasında imzalanan bu anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’nin AB’den geri kabul edeceği her mülteciye karşılık, AB de bir Suriyeli mülteci almayı kabul etmiştir. Anlaşma kapsamında ayrıca, taahhütlerin yerine getirilmesi durumunda Türk vatandaşlarının Haziran 2016 itibariyle vizesiz olarak AB ülkelerine girebileceği kararlaştırılmıştır; ancak zaman içerisinde bu taahhütlerin tam olarak sağlanamaması sebebiyle bu tarihte vizeler kaldırılamamıştır. Türkiye, AB’nin talep ettiği 72 şartı kısa süre içerisinde büyük oranda karşılamasına rağmen, PKK ve DAEŞ tehditlerinden ötürü terörle mücadele yasalarında AB’nin istediği düzenlemeleri yapmaması sebebiyle, Haziran 2016’da da vizeler kalkmamıştır. Bu durum hâliyle ikili ilişkilerde bir tıkanmaya yol açmıştır. Ankara’nın “ahde vefa” ilkesi gereğince vizelerin Ekim ayına kadar kalkmaması hâlinde Geri Kabul Anlaşması’nı askıya alacağını ilan etmesi, ikili ilişkilerin seyrinin uzun bir süre daha kötümser bir havada seyredeceğini göstermektedir.

ÖNYARGILI İLERLEME RAPORLARI

İkili ilişkilerin seyri ile ilgili ikinci konu, tarafların içinde bulundukları durumlar sebebiyle kendi iç meseleleri ile ilgilidir. 15 Temmuz sonrasında darbeye teşebbüs edenlerin ortaya çıkarılması ve böyle bir sürecin tekrar yaşanmaması için Türkiye, olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiş ve bir süreliğine güvenlik tedbirlerini arttırmıştır. OHAL’in Ekim sonuna kadar devam edecek olmasının yanı sıra PKK ve DAEŞ tehditlerinin devam etmesi sebebiyle Türkiye’nin uzun bir süre iç politikaya dış politikadan daha fazla ağırlık vermesi beklenmektedir. Diğer taraftan, Birleşik Krallık’ın AB üyeliğinden ayrılmasının (Brexit) kesinleşmesiyle birlikte içe dönük ve statükoya dayalı politikalar izlemeye başlayan AB’nin ise en azından önümüzdeki beş senelik süre zarfında genişlemesi mümkün gözükmemektedir. Buna ek olarak, Türkiye-AB arasındaki üyelik müzakereleri tamamlansa bile, Türkiye’nin AB üyeliğine dair AB üyesi ülkelerde yapılacak referandumları da hesaba kattığımızda, Türkiye’nin önümüzdeki 10 sene içerisinde AB üyesi olmasını beklemek pek rasyonel gözükmemektedir.

Ekim ya da Kasım ayında açıklanması planlanan Türkiye’nin “19. AB İlerleme Raporu” da ikili ilişkilerin seyrini etkileyecek bir başka konudur. Son yıllarda yapıcı eleştirilerden uzak olmaları sebebiyle ilerleme raporları, Ankara’da çok fazla dikkate alınmamıştır. Uzun vadeli, yapıcı ve analitik eleştiriler yerine sadece geçen bir sene zarfında Türkiye’de gerçekleşen olayların Brüksel’deki bir raportör tarafından değerlendirildiği bu raporlar aslında AB’nin olaylara salt Brüksel odaklı bakmasına bir örnek teşkil etmektedir. Bundan sonra ilerleme raporlarının, Türkiye için AB tarafından hazırlanan bir “karne” hüviyetinden ziyade Türkiye’deki sivil iradenin ve demokrasinin üstünlüğünü sağlama adına tavsiye niteliğinde bir metin olması gerekmektedir. Aksi takdirde, 19. AB İlerleme Raporu’nun da öncekiler gibi önyargılı ifadeler içermesi durumunda, Ankara’nın raporu kabul etmesi mümkün değildir.

İkili ilişkilerin seyri ile ilgili bir başka konu, Gümrük Birliği’nin ve “AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı” (TTIP) görüşmeleri ile ilgilidir. Şubat 2013’te ABD Başkanı Barack Obama, dönemin AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy arasında yapılan toplantı sonrasında başlatılan TTIP görüşmeleri kapsamında taraflar, karşılıklı olarak gümrük vergilerini sıfırlamayı, gümrük dışı engelleri azaltmayı ve yatırım kolaylıkları sağlamayı planlamıştır. Ancak, Türkiye gibi üçüncü ülkeler müzakere kapsamının dışında tutulmuştur. Gümrük Birliği Anlaşması’na göre, AB’nin imzaladığı her serbest ticaret anlaşmasının Türkiye’yi de bağlaması sebebiyle, TTIP’nin yürürlüğe girmesi hâlinde Türkiye, ciddi seviyelerde ticaret ve refah kaybı yaşayacaktır. Bu durum itibariyle, ya Gümrük Birliği Anlaşması’nın güncellenmesi gerekmektedir ya da Türkiye’nin TTIP’ye dâhil olması için lobi faaliyetlerine hız verilmelidir. Aksi takdirde, Türkiye ve AB ilişkilerini dinamik tutan ticaret bağı büyük zarar görecektir.

Özetle, gerek Türkiye’nin gerekse AB’nin hâlihazırda kendi sorunlarıyla meşgul olması, AB’nin Türkiye’de gerçekleşen her olayı Brüksel’den yorumlaması, özgürlük-güvenlik denkleminde iki tarafın karşılıklı uçlarda yer alması, üyelik müzakereleri kapsamında sunulan 35 fasıldan henüz yarısının bile açılamamış olması sebepleriyle, önümüzdeki 10 senelik süre zarfında Türkiye’nin AB üyesi olmasını beklemek, mevcut durumlar göz önüne alındığında, rasyonel değildir. Ancak, iki tarafın siyasi ve ekonomik açıdan birbirine ihtiyaç duyması sebebiyle ikili ilişkilerin geleceği için yeni bir yol haritası elzemdir. Bunun için mümkün olan en yakın zamanda liderler arasında kapsamlı bir zirvenin gerçekleşmesi ve bu zirvede hem kronik hem de geçici sorunların masaya yatırılması gerekmektedir. Aksi takdirde, mevcut karamsar tablonun değişmesi mümkün değildir… Ayrıca, özellikle AB Parlamentosu üyelerinin 15 Temmuz Darbe Girişimi ile ilgili yanlış bilgilere sahip olmaları sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’na bağlı misyonların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’nun bu konuyla ilgili lobi faaliyetlerine hız vermeleri gerekmektedir.

[Star Açık Görüş, 28 Ağustos 2016]

Etiketler: